<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>TARİH HABER &#187; Köşe Yazısı</title>
	<atom:link href="http://www.tarihhaber.net/category/kose-yazisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tarihhaber.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 Jun 2016 13:04:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.2.38</generator>
	<item>
		<title>Osmanlı Müverrihleri XVII: Dursun Bey</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-xvii-dursun-bey/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-xvii-dursun-bey/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Jun 2016 13:16:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6206</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı vakanüvislerinden özellikle erken dönemde yaşamış olanları gerek Devlet-i Aliyye’nin kuruluşu gerek de fetihleri ve devlet düzeni hakkında oldukça önemli bilgiler aktarmalarına karşın kendileri hakkında bilgi sahibi olmak oldukça güçtür. Zira, bazıların doğum tarihleri ve yerlerini dahi ancak kendi eserlerinden öğrenebildiğimiz vakanüvislerin bir kısmı hakkında ise eserlerinde dahi bir bilgi bulunmamaktadır. Bunlardan bir tanesi de...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı vakanüvislerinden özellikle erken dönemde yaşamış olanları gerek Devlet-i Aliyye’nin kuruluşu gerek de fetihleri ve devlet düzeni hakkında oldukça önemli bilgiler aktarmalarına karşın kendileri hakkında bilgi sahibi olmak oldukça güçtür. Zira, bazıların doğum tarihleri ve yerlerini dahi ancak kendi eserlerinden öğrenebildiğimiz vakanüvislerin bir kısmı hakkında ise eserlerinde dahi bir bilgi bulunmamaktadır. Bunlardan bir tanesi de esas adı Tûr-ı Sinâ olan Tursun ya da Dursun Bey’dir. Dursun Bey hakkında bugün sahip olduğumuz hemen hemen bütün bilgiler Prof. Dr. Halil İnalcık tarafından ortaya çıkarılmıştır. Kendisinden evvel doğum tarihi hakkında bile pek bilgiye rastlanmadığı görülür.</p>
<p>Halil İnalcık’ın Bursa şeriyye sicilleri üzerinde yaptığı çalışmalar sonucunda Dursun Bey’in Bursa’nın önde gelen ailelerinden birine mensup olduğunu ve 1426 senesi civarlarında dünyaya geldiğini biliyoruz. Babası, Sultan I. Murad’ın önemli kumandanlarından Firûz Bey’in oğlu, Anadolu Beylerbeliği’nde bulunmuş olan Hamza Bey’dir. Erken yaşta timar sahibi olan Dursun Bey, İstanbul’un fethinden sonra Sultan II. Mehmed (Fatih) tarafından verilen görevle İstanbul’daki emlakin sayımı ve vergilendirilmesini yapmış, Sultan’ın takdirini kazanmıştır. 1456 yılından başlayarak on seneden fazla bir müddet Mahmud Paşa’nın divan katipliğini yapmış ve birçok sefere katılmıştır. Uzun yıllar Devlet-i Aliyye’ye defterdarlık da dahil olmak üzere farklı şekillerde hizmet eden Dursun Bey, görevlerinden emekli olduktan sonra Bursa’da amcasının vakfının mütevelliliğini üstlenmiş ve bu sırada eserini yazmıştır.</p>
<p>Dursun Bey’in <em>Târîh-i Ebü’l-Feth </em>adını verdiği eser üç bölümden oluşmakta ve 1444 yılından başlayarak 1488 yılına kadar cereyan etmiş olayları kapsamaktadır. Fatih Sultan Mehmed devrinin birçok olayına bizzat şahit olarak eserinde aktarmasının yanı sıra Osmanlı vakanüvisleri arasında çok sık görmediğimiz bir eğilime sahip olan Dursun Bey, farklı ülkeler ile ilgili askerî, iktisadî ve coğrafî bilgileri de eserinde vermiştir. <em>Târîh-i Ebü’l-Feth </em>ile ilgili ilginç bir durum da Dursun Bey tarafından yazdığı dönemin bazı olaylarını dışarıda bırakmış olmasıdır. 44 yıllık devri kapsadığı eserinde, birtakım olaylar eser dışında bırakılmışsa da nedeni tam olarak belli değildir. Bunun yanı sıra, benzer dönemde kaleme alınmış eserlerle karşılaştırıldığında, Dursun Bey’in inşa tarzının oldukça farklı olduğu görülmektedir. Türkçeden vazgeçmemiş olmasına rağmen o dönem çok rastlanmayan bir şekilde Arapça ve Farsça kelimelere de sıkça yer vermiş ve kısa, sade cümleler yerine daha uzun ve süslü cümleler kullanmayı tercih etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><em>Dursun Bey, </em>İslam Ansiklopedisi</p>
<p>Halil İnalcık, <em>Tursun Beg, Historian of Mehmed the Conqueror’s Time </em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-xvii-dursun-bey/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı müverrihleri – XV Şükrullah</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-xv-sukrullah/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-xv-sukrullah/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 May 2016 13:17:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6142</guid>
		<description><![CDATA[Hayatına dair belki de en az bilgi sahibi olduğumuz vakanüvislerden bir tanesidir Şükrüllah. Hem doğduğu hem de hayatını sürdürdüğü yılları göz önünde bulundurursak aslında bunun gayet normal olduğunu görebiliriz. Zira daha Osmanlı hakimiyetine tamamen girmemiş Anadolu topraklarında, kendi söylemine göre 1388 yılında dünyaya gelmiştir. Osmanlı’nın devlet idaresi bağlamında en karışık dönemlerinden bir tanesine Fetret Devri’ne...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatına dair belki de en az bilgi sahibi olduğumuz vakanüvislerden bir tanesidir Şükrüllah. Hem doğduğu hem de hayatını sürdürdüğü yılları göz önünde bulundurursak aslında bunun gayet normal olduğunu görebiliriz. Zira daha Osmanlı hakimiyetine tamamen girmemiş Anadolu topraklarında, kendi söylemine göre 1388 yılında dünyaya gelmiştir. Osmanlı’nın devlet idaresi bağlamında en karışık dönemlerinden bir tanesine <em>Fetret Devri’</em>ne de bizzat şahit olmuştur. Şükrullah’ın babasının Şehabeddin Ahmed ve dedesinin Zeynüddin Zeki olduğunu biliyoruz. Bunun yanı sıra 1409 yılında Osmanlıların hizmetine giren Şükrullah, <em>Fetret Devri </em> boyunca yaşanan güç mücadelelerini ve siyasi çalkantıları gözlemleme fırsatı bulmuştur.</p>
<p>Sultan II. Murad’ın hükümranlığı sırasında ilmiyye sınıfına dahil olarak Bursa kadılığı görevini ifa etmiştir. Bunun yanı sıra Sultan II. Murad’ın güvenini de kazandığından mütevellit Sultan Şükrullah’ı Anadolu’da bulunan bazı Türk beylerine elçisi olarak göndermiştir. Hayatının tamamını Bursa’da geçiren Şükrullah hayatı boyunca birçok eser kaleme alsa da bunlar arasında en bilinen ve meşhur olanı <em>Behcetü’t-tevârîh’tir. </em></p>
<p>O dönemde ortaya konulan birçok esere paralel olarak Şükrullah da <em>Behcetü’t-tevârîhi </em>Farsça olarak kaleme almıştır. Şükrullah’ın eserini yazmaya h. 861 yılının Muharrem ayında başladığı tahmin edilmektedir. Bu eser Osmanlı hanedanından söz edilen ilk Farsça mensur eser olmasının yanı sıra Osmanlı’nın erken dönemi hakkında da en önemli kaynaklardan bir tanesi olarak bilinmektedir. Dünya tarihi niteliği taşıyan eser toplamda 13 bölümden oluşmaktadır. Bununla birlikte ilk bölümünde dünyadaki beş ana dini gelenek ve onların rivayetlerinden bahsedilirken, sonraki bölümlerde ise Hz. Peygamber dönemi, 4 Halife Dönemi, İsrailoğulları’nın peygamberleri vs. gibi birçok konuya değinir. İslam dünyasında ortaya çıkmış Emeviler, Abbasiler, Fatimiler gibi birçok devlet de <em>Behcetü’t-tevârîh’te </em>yer alır. Şükrullah’ın eserinin 13. bölümü ise Osmanlılara ayrılmıştır. Bu bölümde yalnızca bir devlet ve hanedan olarak Osmanlılardan değil, Oğuzlardan itibaren de ayrıntılı bir şeceresini çıkarır. Bununla birlikte Osmanlı’nın kuruluşunda gaza ve cihad anlayışının çok önemli bir rol üstlendiğini not eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><em>Şükrullah, </em>İslam Ansiklopedisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-xv-sukrullah/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Müverrihleri &#8211; XIV Mustafa Cenabî Efendi</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-xiv-mustafa-cenabi-efendi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-xiv-mustafa-cenabi-efendi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 May 2016 13:46:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6056</guid>
		<description><![CDATA[Daha önce anlattığımız vakanüvisler ve devlet görevlilerinde olduğu gibi Mustafa Cenabî Efendi’nin de ailesinde devlet görevinde bulunan birçok kimse yer almaktadır. Mustafa Cenabî Efendi’nin babası Halep, Edirne, Bursa ve Mekke’de kadılık görevi yapmıştır. Aynı zamanda kendisi Anadolu seyyidlerindendir. Ayrıca yalnızca babası değil, ailesinde babası dışında da birçok alim bulunmaktadır. Böyle bir aileye mensup olması Mustafa...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Daha önce anlattığımız vakanüvisler ve devlet görevlilerinde olduğu gibi Mustafa Cenabî Efendi’nin de ailesinde devlet görevinde bulunan birçok kimse yer almaktadır. Mustafa Cenabî Efendi’nin babası Halep, Edirne, Bursa ve Mekke’de kadılık görevi yapmıştır. Aynı zamanda kendisi Anadolu seyyidlerindendir. Ayrıca yalnızca babası değil, ailesinde babası dışında da birçok alim bulunmaktadır. Böyle bir aileye mensup olması Mustafa Cenabî’ye de birtakım avantajlar ve fırsatlar sağlamıştır. İstanbul’un en iyi medreselerinde eğitim gördükten sonra Ebussuud Efendi’nin hizmetine girmiştir. Ebussuud Efendi’nin şeyhülislam olduğu dönemde ondan dersler alan Mustafa Cenabî 1573 yılından itibaren de içlerinde Selimiye, Süleymaniye ve Davud Paşa’nın da olduğu farklı medreselerde müderrislik yaptı. 1586 yılında, babasının da daha önceden üstlendiği vazife ile Halep kadılığına atandı.</p>
<p>Mustafa Cenabî Efendi, üstlendiği ve tamamladığı vazifelerden ziyade yazdığı tarih kitapları ile nam salmıştır. Kendisinin en meşhur eseri ise <em>el-‘aylemü’z-zahîr fî ahvâli’l-evâ’il ve’l-evâhîr </em>adını taşımaktadır. Mustafa Cenabî Efendi’nin kaleme aldığı bu eser esasında bir İslam tarihi niteliğini taşımaktadır. Zira, Mustafa Cenabî yalnızca Devlet-i Aliyye’nin tarihini değil, zuhur etmiş bütün İslam ülkelerinin tarihini ele almıştır. Eserinde 82 bâb bulunur ve her birinde bir başka İslam ülkesini tasvir eder. Daha sonra dört bâb daha eklenmiştir ki bu kısımlar Hz. Peygamber Efendi’mizin devrini anlatmaktadır.</p>
<p>Eseri adından da anlaşılabileceği üzere Arapça yazılmasına karşın Osmanlı ve daha sonrasında Cenabî tarihi olarak da anılmaktadır. Her ne kadar Arapça olsa da dili oldukça sade ve anlaşılır tutmuştur. Ayrıca Arapçaya ve Arapça tarih yazımına oldukça hakim olan Mustafa Cenabî’nin eserinde bu tarih yazımının da izlerini sürmek mümkündür. 1587 yılında tamamladığı eser ile, Mustafa Cenabî Efendi ayrıca <em>umum tarihi </em>yazan ilk Türk tarihçisi olmuştur. Bu eserini tamamladıktan sonra Mustafa Cenabî Efendi, Sultan III. Murad’a takdim ettiği de bilinmektedir.</p>
<p>Toplamda 86 bâbdan oluşan bu eserinin tahmin edilebileceği gibi bir kısmı da Devlet-i Aliyye’ye ayrılmıştır. Bu kısımda kendi yaşadığı dönemi de içerisine alacak şekilde, her padişahın dönemi ayrı ayrı incelemektedir. Her bir dönemin sonunda, o devirde hayatını kaybeden ulemanın da biyografileri bulunmaktadır. Hem dönemin özelliklerini hem de önemli kişilerin biyografilerine yer verilen bu eser, yalnızca Osmanlı tarihi değil İslam tarihi araştırmaları açısından da oldukça büyük önem arz etmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-xiv-mustafa-cenabi-efendi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı müverrihleri &#8211; XIII Solakzade Mehmed Hemdemî</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/solakzade-mehmed-hemdemi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/solakzade-mehmed-hemdemi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 May 2016 13:36:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6003</guid>
		<description><![CDATA[Birçok Osmanlı müverrihi gibi Solakzade Mehmed Hemdemî de saraya yakın bir aileye mensuptur. Üsküp kökenli olan babası padişah muhafızlarının başı yani solakbaşı olmasından dolayı Solakzade olarak anılmıştır. Eserlerinden anlaşıldığı üzere gerçek adı Mehmed, mahlası ise Hemdemî’dir. Kendisi ve erken hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip olmasak da Solakzade’nin babasının vazifesi nedeniyle İstanbul’da olduğu zamanda burada...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Birçok Osmanlı müverrihi gibi Solakzade Mehmed Hemdemî de saraya yakın bir aileye mensuptur. Üsküp kökenli olan babası padişah muhafızlarının başı yani <em>solakbaşı </em>olmasından dolayı Solakzade olarak anılmıştır. Eserlerinden anlaşıldığı üzere gerçek adı Mehmed, mahlası ise Hemdemî’dir. Kendisi ve erken hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip olmasak da Solakzade’nin babasının vazifesi nedeniyle İstanbul’da olduğu zamanda burada doğduğu bilinmektedir. Sarayın içerisinden bir kimse olması nedeniyle eğitimini de Enderun’da almıştır.</p>
<p>Enderun’da eğitimini tamamladıktan sonra Sultan IV. Murad’ın musahiplerinin arasına girdiği tahmin edilmektedir. Her ne kadar dönemin en güvenilir kaynaklarından bir tanesi olmasa da Evliya Çelebi kendisinin her daim Sultan IV. Murad’ın yanında olduğunu söyler. Sultan IV. Murad’ın güvenini de kazanmış olması hasebiyle Solakzade Mehmed Hemdemî, IV. Murad’dan sonra gelen Sultan İbrahim ve Sultan IV. Mehmed dönemlerinde de Osmanlı sarayında görev almaya devam ettiği bilinmektedir. Zaten, Solakzade’nin müverrihliği debu döneme rastlar. Sultan IV. Mehmed’in hükümranlığı sırasında <em>Has Odabaşılarından </em>Hasan Ağa’nın desteklemesi ile en ünlü eserini kaleme alır.</p>
<p><em>Târîh-i Solakzâde </em>veyahut kısaca <em>Târih </em>olarak bilinen eserini, Sultan IV. Mehmed döneminde yazar. Kaleme aldığı bu eser, diğer müverrihler tarafından neşredilen Osmanlı Tarihi kitaplarına nazaran daha kısa ve popüler bir nitelik taşır. Solakzade Mehmed Hemdemî’nin eseri Devlet-i Aliyye’nin kuruluşundan başlayarak 1657 yılına kadar yaşanan olayları konu alır. Kendisi bizzat şahit olmadığı olayları naklederken birçok farklı müverrihin yazdıklarından yararlanmıştır. Solakzade’nin yararlandığı kaynaklar arasında İdris-i Bitlisi, İbrahim Peçevî, Celalzade Mustafa Çelebi ve eserinde adını geçirmese de Hoca Sadeddin Efendi Efendi bulunmaktadır. Bu önemli müverrihlerin yanı sıra Solakzade eserinde Aşıkpaşazade’nin <em>Tevârîh-i Âl-î Osmân </em>eserinden de sık sık yararlanmış ve Aşıkpaşazade’yi <em>tarihçilerin şeyhi</em> olarak tanımlar. Solakzade bizzat tanık olduğu olayları – ki eserinin hemen hemen son 35 yıllık kısmına tekabül eder – belgelere ve tanıklıklarına dayanarak yazdığı belirtilse de bu kısımların orijinalliği hakkında şüpheler bulunmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><em>Solakzade Mehmed Hemdemî, </em>Abdülkadir Özcan</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/solakzade-mehmed-hemdemi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Müverrihleri – XII: Ahmed Resmî Efendi</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-xii-ahmed-resmi-efendi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-xii-ahmed-resmi-efendi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 28 Apr 2016 13:27:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=5974</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu’nun her döneminde istisnasız her dönemin en önemli şahsiyetleri pek tabii ki padişahlar olmuşlardır. Gerek klasik çağ gerekse klasik sonrası çağda padişahların sadece kabiliyetli olanları değil erken yaşta tahta çıkmak zorunda kalanları, sağlık sorunları yaşayanları da hükümdarlık dönemlerinin dinamiklerini belirlemişlerdir. Her ne kadar padişahlar her daim en ön planda olsalar da Devlet-i Aliyye gibi...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun her döneminde istisnasız her dönemin en önemli şahsiyetleri pek tabii ki padişahlar olmuşlardır. Gerek klasik çağ gerekse klasik sonrası çağda padişahların sadece kabiliyetli olanları değil erken yaşta tahta çıkmak zorunda kalanları, sağlık sorunları yaşayanları da hükümdarlık dönemlerinin dinamiklerini belirlemişlerdir. Her ne kadar padişahlar her daim en ön planda olsalar da Devlet-i Aliyye gibi oldukça büyük ve yüksek nüfuslu bir imparatorluğun yönetiminde devlete hizmet edenler de çok büyük önem arz etmişlerdir. Hemen hemen her vakanüvis ya Osmanlı tarihini – belki sadece bir bölümünü – ya da hanedanın tarihini yazmak girişiminde bulunmuştur. Lakin pek azı devlet görevinde bulunanların biyografileri ile ilgilenmiştir. İşte, bu kişilerden bir tanesi de Ahmed Resmî Efendi’dir.</p>
<p>1700 yılında Girit’in Resmo kentinde dünyaya gelen Ahmed Resmî Efendi, Girit’te başladığı tahsilini tamamlamak üzere payitahta gitti. Burada tahsilini tamamladıktan sonra dönemin reisü’l-küttablarından Mustafa Efendi’nin yanında yetişti. Hatta daha sonra Mustafa Efendi’nin de damadı oldu. Buradan sonra Bursa mukataası, İstanbul ve Selanik baruthaneleri nezaretleri ve evkaf muhasebeciliği görevlerini ifa ettikten sonra, Ahmed Resmî Efendi, Sultan III. Murad’ın tahta çıktığı zaman Avusturya’ya elçi olarak gönderildi. Avusturya’dan sonra Berlin’e de elçi olarak giden Ahmed Resmî, görevlerini başarı ile yerine getirmesinden dolayı devlet kademelerinde de yükseldi. İki ayrı defa sadaret kethüdalığına getirildi ve ikinci seferinde bu görevi ile 1774 yılında Küçük Kaynarca görüşmelerine katıldı.</p>
<p>Aldığı farklı görevleri başarı ile yerine getiren Ahmed Resmî Efendi, yazdığı eserler ile de büyük bir önem taşımaktadır. Kaleme aldığı eserlerden ilki, 1750 yılında Celalzade Mustafa Çelebi’den Ragıb Paşa’ya kadar olan reisü’l-küttabların biyografilerinin yer aldığı <em>Halikatü’l-Rüesa</em>’dır. Diğer bir eseri ise Darü’ssaade ağalarının biyografilerini kaleme aldığı <em>Hamiletü’l-Kübera’</em>dır. Ayrıca yaşadığı dönemin en önemli olaylarından olan ve bizzat şahit olduğu 1768 ve 1774 arası gerçekleşen Osmanlı-Rus Savaşlarını da kaleme aldığı <em>Hülasatü’l-İtibar </em>adlı bir başka eseri daha bulunmaktadır. Ahmed Resmî Efendi gerek bulunduğu devlet görevleri gerekse diğer tarihçilerden farklı olarak yazdığı biyografilerle hem kendi döneminde hem de daha sonrasında tarihçiler tarafından ilgi çekmiştir. Önemli Osmanlı tarihçilerinden Virginia Aksan da Ahmed Resmî Efendi hakkında <em>An Ottoman Statesman in War and Peace: Ahmed Resmî Efendi, 1700-1783 </em> başlıklı bir kitap yazmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>İslam Ansiklopedisi, <em>Ahmed Resmî Efendi</em></p>
<p>Virginia Aksan, <em>An Ottoman Statesman in War and Peace</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-xii-ahmed-resmi-efendi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Müverrihleri – XI Celalzade Mustafa Çelebi</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihler-x-celalzade-mustafa-celebi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihler-x-celalzade-mustafa-celebi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 20 Apr 2016 13:04:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=5918</guid>
		<description><![CDATA[Doğum yılı tam olarak bilinmese de kendi kaleme aldığı eserlerden yola çıkarak 1490 veya 1491 senesinde dünyaya geldiği tahmin edilen Celalzade Mustafa Çelebi, Tosyalı Kadı Celaleddin’in üç oğlunun en büyüğüdür. Medrese eğitimini tamamladıktan sonra devlet hizmetine ilk olarak 1516 yılında Divan-ı Hümayun katipliğine tayine dilerek başladı. Yavuz Sultan Selim’in, vezirlerinden gizli tutmak istediği meseleleri Mustafa...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Doğum yılı tam olarak bilinmese de kendi kaleme aldığı eserlerden yola çıkarak 1490 veya 1491 senesinde dünyaya geldiği tahmin edilen Celalzade Mustafa Çelebi, Tosyalı Kadı Celaleddin’in üç oğlunun en büyüğüdür. Medrese eğitimini tamamladıktan sonra devlet hizmetine ilk olarak 1516 yılında Divan-ı Hümayun katipliğine tayine dilerek başladı. Yavuz Sultan Selim’in, vezirlerinden gizli tutmak istediği meseleleri Mustafa Çelebi’ye kaleme aldırdığı ve bu nedenle sultan ile herhangi bir katipten daha yakın olduğu bilinmektedir. Bu süreç içerisinde hem Piri Paşa’nın hem de daha sonra Veziriazam İbrahim Paşa’nın tezkireciliğini yapmıştır. Devlet kademelerini oldukça emin ve hızlı adımlar ile atlayan Mustafa Çelebi 1525 yılında Reisülküttab olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman’ın Irakeyn Seferi’ne bu sıfat ile katılmış ve bu seferin dönüşünde ise 1534 yılında Nişancılığa tayin edilmiştir. Mustafa Çelebi’nin ziyadesiyle başarılı olduğu bu görevine atıf olarak <em>Koca Nişancı</em> olarak da bilinirdi.</p>
<p>23 sene boyunca aralıksız olarak nişancılık görevini yerine getiren Mustafa Çelebi gerek Yavuz Sultan Selim’in gerek de Kanuni Sultan Süleyman’ın güvenlerini kazanmış ve uzun yıllar boyunca Devlet-i Aliyye’ye hizmet etmiştir. Hem devlet kanunlarında hem de resmi yazışmaların inşasında uzman olan Mustafa Çelebi, o zamana kadar hiçbir nişancının görmediği takdiri Kanuni Sultan Süleyman tarafından görmüş ve hasları 300.000 akçeye kadar çıkarılmıştır. Bunun yanı sıra Ebussuud Efendi ile birlikte kanunların hazırlanması konusunda birlik olarak Sultan Süleyman’ın <em>Kanunî </em>lakabını almasında önemli bir rol oynamıştır.</p>
<p>Devlet kademelerinde aldığı görevlerin yanı sıra Celalzade Mustafa Çelebi aynı zamanda dönemin en önemli tarihçilerinden de birisidir. Kaleme aldığı iki eserden ilki <em>Tabakâtü’l-Memâlik </em>adıyla bilinen Kanuni Sultan Süleyman devrinin 1555 yılına kadar olan olaylarını konu olur. Bu eserinin bazı bölümleri ise <em>Fetihnâme-i Rodos, Mohaçnâme </em>ve<em> Fetihnâme-i Karaboğdan </em>isimleriyle de bilinir. <em>Tabakâtü’l-Memâlik </em>dışında kaleme aldığı bir başka eser ise <em>Selimnâme </em>olarak bilinen Yavuz Sultan Selim’in hayatını, şehzadeliğini, kardeşleri ile olan taht mücadelesini ve saltanatını anlattığıdır. Özellikle Yavuz Sultan Selim döneminde devlet içerisinde aldığı görevler nedeniyle yaşanmış olayların iç yüzünü bildiği ve bundan dolayı tam olarak gerçekleştiğini kaydeder. Mustafa Çelebi ayrıca Yavuz Sultan Selim’in babasına karşı ayaklandığına dair söylentilerin ise bir yalandan ibaret olduğunun altını çizer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong><strong> </strong></p>
<p><em>Celalzade Mustafa Çelebi, </em>İslam Ansiklopedisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihler-x-celalzade-mustafa-celebi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anadolu’nun Sineması – IV</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/anadolunun-sinemasi-iv/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/anadolunun-sinemasi-iv/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 Apr 2016 13:11:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=5828</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı’nın son dönemlerinde Türkiye topraklarına sinematograf makinesi ile giren sinema, özellikle I. Dünya Savaşı sırasında gerek Osmanlı gerekse müttefikleri tarafından bir propaganda amacı olarak kullanılmıştı. Bununla birlikte, sivil sinema büyük gelişimler gösterememiş, özellikle devlet ve askeriye tarafından kurulan Merkez Ordu Sinema Dairesi, Türkiye’de sinemanın taşıyıcı vagonu rolünü üstlenmişti. Hem mali hem de siyasi ortamın gereği...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı’nın son dönemlerinde Türkiye topraklarına sinematograf makinesi ile giren sinema, özellikle I. Dünya Savaşı sırasında gerek Osmanlı gerekse müttefikleri tarafından bir propaganda amacı olarak kullanılmıştı. Bununla birlikte, sivil sinema büyük gelişimler gösterememiş, özellikle devlet ve askeriye tarafından kurulan Merkez Ordu Sinema Dairesi, Türkiye’de sinemanın taşıyıcı vagonu rolünü üstlenmişti. Hem mali hem de siyasi ortamın gereği olarak sinemanın I. Dünya Savaşı’ndan sonra Millî Mücadele döneminde de çok fazla rağbet göremediğini, ilerleme kaydedemediğini söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Sinemanın kitlelere ulaşmaktaki beceresini düşündüğümüzde Cumhuriyet’in ilanından sonraki dönemde daha işlevsel olacağı düşünülse de 1923’ten sonra da sinema Anadolu coğrafyasında büyük atılımlar gerçekleştirememiştir. Özellikle bir imparatorluğun son bulduğu, küllerinden canlanan yeni bir ulus devletin ortaya çıkma sürecinde halkın büyük bir çoğunluğu kırsalda yaşıyor ve okuma-yazma bilmiyordu. Bu durum göz önünde bulundurulduğu zaman sinemanın özellikle Cumhuriyet’in kurucu kadroları tarafından devrimleri yaymak adına bir aygıt olarak kullanılması beklense de bu gerçekleşmedi.</p>
<p>Cumhuriyet’in kuruluşundaki dönem özellikle sinema tarihini inceleyenler tarafından <em>Tiyatrocular Dönemi </em>olarak adlandırılır. İsminden de anlaşılacağı gibi dönemin sinemasına tiyatronun etkisi büyük olmuştur. Bu dönemde çekilen birçok film ise milli mücadele dönemini konu almıştır. Bu filmlerden en çok etki yapanı Muhsin Ertuğrul’un çektiği – Halide Edip’in romanından uyarlanan – <em>Ateşten Gömlek </em>filmi olmuştur. <em>Ateşten Gömlek </em>filmini izleyenlerden birisi olan Hakkı Süha Gezgin de sinema üzerine olan fikirlerini 1923 yılında Vakit gazetesinde yazdığı şu cümlelerle dile getirmiştir: “Sinemalardan en çok istifadeye koşacak biziz. Ateşten Gömlek’i seyretmeden bu yeni keşfin ihatab-ı faidesi hakkında bu kadar müspet bir imanım yoktu.”</p>
<p>Lakin yukarıda da belirttiğim üzere, sinema erken cumhuriyet döneminde gerekli ilgiyi devlet katında görmemiştir. Sinema konusunda atılan en somut adımlardan birisi de 1933 yılında kabul edilen kanun ile Halkevleri için yurtdışından ithal edilecek sinema aygıtlardan vergi alınmaması kararlaştırıldı. Özellikle bu dönemde Anadolu coğrafyasında sinemanın Halkevleri ile yaygınlaştığını görsek de tam anlamıyla ne bir atılım ne de büyük bir kitleye ulaşmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Selahattin Önder &amp; Ahmet Baydemir, <em>Türk Sinemasının Gelişimi (1895-1939)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/anadolunun-sinemasi-iv/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>I. Dünya Savaşı ve Harp Mecmuası &#8211; II</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/i-dunya-savasi-ve-harp-mecmuasi-ii/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/i-dunya-savasi-ve-harp-mecmuasi-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Mar 2016 14:54:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=5781</guid>
		<description><![CDATA[1915 yılında Çanakkale Zaferi’nin de verdiği moral ile Osmanlı Harbiye Nazırlığı Harp Mecmuası’nı yayımlamaya başladı. Temel amacı, cephede savaşmakta olan askerlerin ve onların memleketlerinde bıraktıkları ailelerinin moralini her daim yüksek tutmak, onların zafere olan inancının kırılmasına izin vermemekti. Zira ne kadar çok kişi zafere inanır ise o kadar mümkündü zafer. Bir önceki yazıda Harp Mecmuası...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>1915 yılında Çanakkale Zaferi’nin de verdiği moral ile Osmanlı Harbiye Nazırlığı <em>Harp Mecmuası’nı</em> yayımlamaya başladı. Temel amacı, cephede savaşmakta olan askerlerin ve onların memleketlerinde bıraktıkları ailelerinin moralini her daim yüksek tutmak, onların zafere olan inancının kırılmasına izin vermemekti. Zira ne kadar çok kişi zafere inanır ise o kadar mümkündü zafer. Bir önceki yazıda <em>Harp Mecmuası</em> ile ilgili temel bilgileri vermiş, ne amaçla ve ne kadar bir süre yayınlandığından bahsetmiştik. Peki <em>Harp Mecmuası’nın</em> muhteviyatı nedir? Yayınlandığı 27 sayı boyunca neler konu alınmış, dergide ne tür yazılar, fotoğraflar basılmıştır?</p>
<p><em>Harp Mecmuası</em> tam anlamıyla, I. Dünya Savaşı sırasında cephe gerisinde süren ‘propaganda savaşlarının’ bir ürünü idi. Osmanlı Harbiye Nazırlığı, resmî olarak dergiyi çıkaran kurum olarak gözükmese de, devletler arasındaki cephe savaşlarının dışında bu savaşta da geri kalmak istemiyordu. Hem adından hem de amacından anlaşılacağı üzere <em>Harp Mecmuası</em> çoğunlukla cephedeki Osmanlı askeri ve onların kahramanlık öykülerinden oluşuyordu. Bunun yanı sıra dergide fotoğraflar ön plana çıkıyordu. Derginin içerisinde yer alan yazılar ise bu fotoğrafları desteklemek amacıyla konulmuş hissiyatı veriyordu.</p>
<p>Derginin ilk sayısında <em>Harp Mecmuası’nın</em> “Niçin Çıkıyor” başlıklı yazısının yanı sıra bir de “Türkiye ve İslam Aleminin Kurtuluşu” başlıklı bir yazı da bulunmaktaydı. Bu yazının – yüksek ihtimalle uzun yıllar boyunca verilen ve bir türlü beklenilen zaferleri getirmek hususunda muvaffak olunamayan savaşlardan bitkin düşmüş bir halkın yeniden giriştiği, hem de o güne değin görülmemiş büyüklükte bir harbi meşrulaştırmak gayesi olduğunu anlayabiliyoruz. Zira yazıda <em>“</em>Er geç, ister istemez muharebeye iştirak etmek mecburi idi. &#8230; bilhassa İstanbul ve Boğazlara sahip olarak Şark ile Garp arasındaki bütün kısa ve müsait yolları ihtiva eden Türkiye gibi bir devletin bîtaraflıkla sonuna kadar kalması imkan haricindeydi.” ifadeleri yer alıyordu.</p>
<p><em>Harp Mecmuası’nın</em> bir başka dikkat çeken şey ise ikinci sayıdan itibaren derginin son sayfalarına iliştirilen “Yaşayan Ölüler” başlıklı kısımdı. Her ne kadar talihsiz bir başlık seçilmiş olsa da bu kısımda esasen farklı cephelerde kahramanca çarpışan askerlere fotoğraflarının yanına isimlerini ve şehadet yerlerini yazıyordu. Bu şekilde vatan savunmasında şehit düşen askerlerine de vefa borcunu bir nebze de olsun ödemeye çalışıyordu. 27 sayılık derginin ikinci sayısından itibaren yer alan bu bölümün başlığı Ramazan 1334 tarihinde çıkarılan 11. sayı ile “Mübarek Şehidlerimiz” ile değiştirildi.</p>
<p>Dergi ilk sayısından son sayısına kadar birçok fotoğraf, yazı ve şiire yer verirken, bu fotoğraflar arasında Osmanlı askerleri tarafından alınan esirler de yer almıştır. Özellikle esirlerin düzgün giyimli, sağlıklı ve iyi görünümlü gösterildiği bu fotoğraflar ise karşı propaganda amacıyla kullanılmıştır. Temelinde, düşman kuvvetlerinin teslim olmaları halinde kendilerine iyi bakılacağı mesajını vermek amacı vardır.</p>
<p><em>Harp Mecmuası</em> hem o dönemin gazete ve diğer mecmualarına kıyasla çok daha kaliteli olmasıyla hem de özellikle yayınlanma amacını gerçekleştirebilmiş olması açısından çok önemli bir yer tutmaktadır. Çıkarıldığı 27 sayı boyunca aynı kaliteyi koruyabilmesi ve içeriği ile dikkat ile incelenmesi gereken bir mecmua olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong><strong> </strong></p>
<p>Başbakanlık Basın ve Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü, <em>Harp Mecmuası </em><em> </em></p>
<p>Cafer Ulu, <em>Çanakkale Muharebeleri Sırasında Basının Propaganda Amacı Olarak Kullanılması: Harp Mecmuası Örneği</em></p>
<p>Erol Köroğlu, <em>Ottoman Propaganda and Turkish Identity: Literature in Turkey During World War I</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/i-dunya-savasi-ve-harp-mecmuasi-ii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>I. Dünya Savaşı ve Harp Mecmuası</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/i-dunya-savasi-ve-harp-mecmuasi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/i-dunya-savasi-ve-harp-mecmuasi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Mar 2016 14:52:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=5733</guid>
		<description><![CDATA[1. Dünya Savaşı, dünyanın 1914 yılından itibaren tarih boyunca göreceği en büyük yıkımlardan birine sebep olacaktı. Avrupa, Anadolu ve hatta Ortadoğu’da birçok cephede devletler karşı karşıya gelip, kayıp bir nesil üretmekten başka bir şey yapmayacaklardı. Böyle bir yıkım karşısında ise devletler ne cephelerde askerlerinin ne de geride kalanların moralini yüksek tutabilirlerdi. Bu savaş içerisinde bir...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>1. Dünya Savaşı, dünyanın 1914 yılından itibaren tarih boyunca göreceği en büyük yıkımlardan birine sebep olacaktı. Avrupa, Anadolu ve hatta Ortadoğu’da birçok cephede devletler karşı karşıya gelip, kayıp bir nesil üretmekten başka bir şey yapmayacaklardı. Böyle bir yıkım karşısında ise devletler ne cephelerde askerlerinin ne de geride kalanların moralini yüksek tutabilirlerdi. Bu savaş içerisinde bir de Osmanlı’yı düşündüğümüzde, uzun yıllar boyunca girdiği savaşlarda mağlup olmuş, genel itibariyle olumsuz bir hava içerisindeki devlet ricalini bile ayakta tutmak zaman zaman çok güç oluyordu. Hem komutanları bile zaferden şüphe ederken askerler nasıl bundan emin olabilirdi ki?</p>
<p>Savaş yıllarından önce bu soruların cevaplarını birçok devlet <em>propaganda</em>da buldu. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde propaganda, “Bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı vb. yollarla gerçekleştirilen çalışma, yaymaca” olarak tanımlanıyor. Bu tanıma da uygun olarak zafer inancını askerlerine ve cephe gerisindekilere aşılamak üzere devletler I. Dünya Savaşı sırasında değişik yollar izlediler. Sinema ve afişler savaş sürecinde ön plana çıkan yollar oldu. İtilaf Devletleri gibi Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı’nın da içerisinde bulunduğu İttifak Devletleri de propaganda amaçlı kartpostallar, afişler, filmler ve hatta pullar üretti.</p>
<p>Bunlar dışında Devlet-i Aliyye’nin de kendine has propaganda yöntemleri izlediğini biliyoruz. Bu yöntemlerden en belirgini ve ön plana çıkanı ise 1915 yılında Çanakkale Zaferi’nin de verdiği motivasyonla devlet inisiyatifi ile çıkartılmaya başlanan <em>Harp Mecmuası</em>’dır. O döneme kadar Osmanlı’nın propaganda araçlarından en başarılısı olarak kabul edilen <em>Harp Mecmuası</em>’nın tam olarak kimler tarafından hazırlandığı bilinmese de faaliyetlerinin Genelkurmay tarafından yürütüldüğü bilinmektedir. <em>Harp Mecmuası</em> daha çok savaş esnasında cephelerde çekilen fotoğraflardan müteşekkildir ve içerisinde bulunan yazılar da bu fotoğrafları destekler niteliktedir. Mecmuada bulunan fotoğraflar ise tahmin edilebileceği gibi kudretli Osmanlı Devleti’ni ve onun muzaffer askerlerini konu alıyordu.</p>
<p><em>Harp Mecmuası</em>’nın ilk sayısında “Niçin Çıkıyor?” başlıklı bir makale bulunmaktadır ve mecmuanın çıkış nedenini gözler önüne sermektedir. Bu makalede bir yandan Avrupa gazete ve dergilerinin Osmanlı’nın Balkan Harbi’ndeki zafiyeti karşısındaki sevinçlerini öne sürüp Umumî Harbin bir zorunluluk haline geldiğini savunuyordu. Diğer yandan da mecmuanın nihai amacı da şu sözlerle anlatılıyordu: “İşte Harp Mecmuası, varlığımızda bu mühim inkılabı yapan, en büyük ve en kuvvetli düşmanlar karşısında neslinin ve dininin ananesine uygun bir kahramanlık ve fedakarlıkla cenkleşen muazzam ordumuzun altın destanını yazılar ve resimlerle ebedileştirmek, onu bütün dünyanın gözleri önüne yaymak için çıkıyor.”</p>
<p><em>Harp Mecmuası</em>’nın ilk sayısı Teşrinisani 1331 tarihinde çıkmıştır. Mecmua toplamda 16 sayfadan müteşekkil ve dönemin diğer dergi ve gazetelerine nazaran çok daha kaliteli sayfalara basılmıştır. Dönemin özel girişimlerinin 16 sayfa kaliteli baskı yapması mümkün olmadığından da <em>Harp Mecmuası</em>’nın devlet eliyle çıkarıldığı hükmünü tasdik etmek mümkündür. Dergi Cağaloğlu’nda bulunan Ahmed İhsan Matbaası’nda basılır ve toplam 27 sayı çıkarılır. <em>Harp Mecmuası</em>’nın son sayısı ise Haziran 1334 tarihinde basılır. Mecmuanın çıktığı süre zarfında en ilginç şeylerden bir tanesi ise sayfaların sayısının ya da basıldığı kağıdın kalitesinin hiçbir zaman değişmemesi ve ilk günkü kaliteyi koruyarak çıkmaya devam etmesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, <em>Harp Mecmuası Teşrinisani 1331, Sayı 1</em></p>
<p>Cafer Ulu, <em>Çanakkale Muharebeleri Sırasında Basının Propaganda Amacı Olarak Kullanılması: Harp Mecmuası Örneği</em></p>
<p>Erol Köroğlu, <em>Ottoman Propaganda and Turkish Identity: Literature in Turkey During World War I</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/i-dunya-savasi-ve-harp-mecmuasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Müverrihleri – V: Aşıkpaşazade</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-v-asikpasazade/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-v-asikpasazade/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Mar 2016 14:39:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=5705</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı’nın bir beylikten, oturmuş kurumları ve gelenekleriyle birlikte bir imparatorluğa geçişi üzerine 14. yüzyıl içerisinde yazılmış pek fazla eser yoktur. Aynı şekilde, bu dönemde bir beylik olan Osmanlılar da yaşanan olayları kaydetme yoluna gitmemişlerdir. Arşivleme sisteminin olmadığı bir dönemde Osmanlı Beyliği ile ilgili bilgilere ise günümüzde daha çok o dönem yaşamış olan kişilerin eserlerinden veya...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı’nın bir beylikten, oturmuş kurumları ve gelenekleriyle birlikte bir imparatorluğa geçişi üzerine 14. yüzyıl içerisinde yazılmış pek fazla eser yoktur. Aynı şekilde, bu dönemde bir beylik olan Osmanlılar da yaşanan olayları kaydetme yoluna gitmemişlerdir. Arşivleme sisteminin olmadığı bir dönemde Osmanlı Beyliği ile ilgili bilgilere ise günümüzde daha çok o dönem yaşamış olan kişilerin eserlerinden veya kroniklerinden ulaşabiliyoruz. Nasıl ki, kuruluş dönemine dair Bizans kronikleri ziyadesiyle önemli bir rol üstleniyorsa, Aşıkpaşazade ve eseri de bir o kadar önemli bir yerde duruyor tarihçiler için.</p>
<p>Aşıkpaşazade ile ilgili hemen hemen bütün bilgileri de kendi eserinden ediniyoruz. 1400 yılı civarlarında Amasya Sancağı’na bağlı Elvan Çelebi köyünde dünyaya gelir ve gerçek adı Derviş Ahmed’dir. Gerçek adının yanı sıra ailesinden de kendisine miras kalan Aşıkî şeklinde bir de mahlası bulunmaktadır. Aşıkpaşazade’nin günümüzde bu kadar meşhur olması ise yukarıda bahsettiğimiz üzere, Osmanlılar’ın kuruluş dönemi ile ilgili bilgileri aktaran ilk kişilerden birisi olmasıdır. Kaleme aldığı <em>Tevârîh-i Âl-i Osmân</em> birçok araştırmacı ve tarihçi için çok önemli bir kaynak olagelmiştir. Hayatının sonlarına doğru kaleme almaya başladığı eserinde Osman Gazi’den itibaren Sultan II. Mehmed dönemine kadar yaşanan olayları ele alır.</p>
<p>Birçok müverrih gibi Aşıkpaşazade de tanık olmadığı dönemleri, kendinden önce kaleme alanlara dayanarak yazar. Bir zamanlar yanında kaldığı Yahşi Fakih’ın menakıpnamesinden Yıldırım Bayezid devrine kadar olan kısım için yararlanır. Sultan II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed dönemlerini ise bizzat yaşayarak kaleme almıştır. Eserinin dili olduğunca sadedir ve dönemin günlük konuşma dilini yansıttığına inanılır ki bu da <em>Tevârîh-i Âl-i Osmân</em>’ın sadece tarihçiler için özel bir eser olmaktan çıkarır.</p>
<p>Osmanlı’nın kuruluş dönemi hakkında bilgi vermesinin yanı sıra, Aşıkpaşazade o dönemde bir Anadolu portresi de çıkarır. Özellikle Osmanlı Beyliği ve İslam’ın Anadolu coğrafyasında hızla yayılması, destek bulması konusunda kaleme aldıkları günümüzde birçok akademik tartışmanın da temelini hazırlamaktadır. <em>Abdalan-ı Rum</em>, <em>Bacıyan-ı Rum</em> ve <em>Gazıyan-ı Rum</em> gibi Anadolu’daki ahi teşkilatlanmalarının önemine dikkat çeken Aşıkpaşazade, aynı zamanda ilk Osmanlı beyleri hakkında da önemli bilgiler vermektedir. Kuruluş dönemi beylerini cihad peşinde birer gazi olarak ele alan Aşıkpaşazade, vermiş olduğu bu bilgilerle de Devlet-i Aliyye’nin hangi temeller üzerine kurulduğu, ve kuruluş döneminde ne gibi etmenlerin rol oynadığı konusunda bizleri bilgilendiriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>İslam Ansiklopedisi, <em>Aşıkpaşazade</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/osmanli-muverrihleri-v-asikpasazade/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
<!-- Wp Fastest Cache: XML Content -->