<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>TARİH HABER &#187; Gündem</title>
	<atom:link href="http://www.tarihhaber.net/category/gundem/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tarihhaber.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 Jun 2016 13:04:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.2.38</generator>
	<item>
		<title>Vaka-i Vakvakıyye yahut Çınar Vak’ası</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/vaka-i-vakvakiyye-yahut-cinar-vakasi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/vaka-i-vakvakiyye-yahut-cinar-vakasi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 30 Jun 2016 12:54:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6243</guid>
		<description><![CDATA[600 yılı aşkın geniş topraklara hükümdarlık etmek, devlet mekanizması ile birlikte toplumu idare etmek oldukça güç bir iştir. Devlet-i Aliyye, her ne kadar idari bağlamda toplumun tamamını her daim memnun etme amacı güttüyse de bu kadar uzun ömürlü bir imparatorluğun pek tabii olarak bu amacını gerçekleştiremediği belli dönemler de yaşamışlardır. Bu dönemlerden bir tanesi de...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>600 yılı aşkın geniş topraklara hükümdarlık etmek, devlet mekanizması ile birlikte toplumu idare etmek oldukça güç bir iştir. Devlet-i Aliyye, her ne kadar idari bağlamda toplumun tamamını her daim memnun etme amacı güttüyse de bu kadar uzun ömürlü bir imparatorluğun pek tabii olarak bu amacını gerçekleştiremediği belli dönemler de yaşamışlardır. Bu dönemlerden bir tanesi de XVII. yüzyılda yaşanan ve tarihimize <em>Vaka-i Vakvakıyye</em> yahut <em>Çınar Vak’ası</em> olarak geçen olaydır.</p>
<p>XVI. yüzyıldan itibaren halihazırda ekonomik ve sosyal boyutta ciddi manada sıkıntılı bir süreçten geçmekte olan Devlet-i Aliyye’de idari anlamda da aktörlerin değiştiği bir döneme sahne olmaya başlamıştı. Devlet idaresinde artık yalnızca sultanlar değil hanedanın diğer üyeleri, valide sultanlar ve hatta vezirler ile iç ağaları da güç mücadelesi içerisinde yer almaya başlamıştı. Bu karışıklık Sultan IV. Murad ve özellikle genç yaşta tahta geçen Sultan IV. Mehmed ile daha da açık hale gelmişti. Bir yandan devam eden idari sıkıntılar ile Devlet-i Aliyye’nin mali sıkıntıları birleştiği vakitte gerçekleşen seferler de oldukça sıkıntılı ve başarısız sonuçlanmaya başlamıştı.</p>
<p>Yukarıda saydığımız nedenlerden ötürü, başarısız sonuçlanan bir başka sefer olan Girit Seferi dönüşünde bir süredir ulufelerini alamayan bir kısım yeniçeriler huzursuzluklarını dile getirmeye başladılar. Yeniçeriler her ne kadar dertlerini anlatmak üzere Kul Kethüdası Osman Ağa’ya gittilerse de Osman Ağa’nın dertleri ile alakadar olmadığına tanıklık ettiler. Yakın zaman içerisinde kendilerine bir grup sipahinin yanı sıra daha önce görevlerinden uzaklaştırılmış bazı sipahi ve yeniçerilerin de kendilerine katılması ile 2 Mart 1656 tarihinde saraya haber göndererek <em>ayak divanı</em> istediklerini ilettiler. Saray tarafından daha uygun yollarla çözülebileceğine inanılan mesele de yeniçeriler ve sipahilerin geri adım atmaması üzerine 4 Mart’ta Sultan IV. Mehmed, vezirleri ile sipahi askerleriyle <em>ayak divanı </em>için Alay Köşkü’ne giderek ayaklanan sipahi ve yeniçerilerin başları ile görüştüler. Sipahi ve yeniçerilerin dertlerini dinledikten sonra derman olmak amacıyla sorunun müsebbiplerini sürgün etmeyi önerseler de asiler bu öneriye de şiddetle karşı çıkarak, müsebbiplerin idam edilmesini talep ettiler.</p>
<p>Daha büyük bir ayaklanmadan ve sorunun daha da yaygınlaşmasından çekinerek <em>ayak divanın </em>ardından bir Padişah hatt-ı şerifi ile Darüssaade Ağası Behram Ağa, Kapı Ağası Bosnalı Çalık Ahmed Ağa ve İbrahim Ağa öldürülerek asilere teslim edildi. Bu olayı takip eden günlerde, sayısı otuza yaklaşan devlet adamı daha öldürülerek asiler tarafıdan Sultanahmet Meydanı’ndan bulunan çınar ağaçlarına asıldılar. Sorumluların asiler tarafından bu şekilde Çınar ağaçlarına asıldığından mütevellit olay tarihimize Çınar Vak’ası ve çınar ağaçları da bu <em>şekli </em>ile meyveleri insan olan bir ağaca benzetildiği için <em>Vaka-i Vakvakıyye </em>olarak geçmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/vaka-i-vakvakiyye-yahut-cinar-vakasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Osmanlı Dönemi Bosna Basın Tarihi”</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/osmanli-donemi-bosna-basin-tarihi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/osmanli-donemi-bosna-basin-tarihi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Jun 2016 08:38:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6239</guid>
		<description><![CDATA[Son dönemlerde basın ve yayın tarihine dair kitaplar ve araştırmalar çoğalırken, bu kitaplara bir yenisi daha eklendi. Erzurum Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Salih Seyhan, Doç. Dr. Hakan Temiztürk ve Saraybosna Üniversitesi’nden Prof. Dr. Senada Dizdar’ın dört yıllık çalışmaları sonucunda ortaya koydukları Osmanlı Dönemi Bosna Basın Tarihi adlı kitap çıktı. Kitapta yalnızca...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemlerde basın ve yayın tarihine dair kitaplar ve araştırmalar çoğalırken, bu kitaplara bir yenisi daha eklendi. Erzurum Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Salih Seyhan, Doç. Dr. Hakan Temiztürk ve Saraybosna Üniversitesi’nden Prof. Dr. Senada Dizdar’ın dört yıllık çalışmaları sonucunda ortaya koydukları <em>Osmanlı Dönemi Bosna Basın Tarihi </em>adlı kitap çıktı.</p>
<p>Kitapta yalnızca geç dönem Osmanlı hakimiyetinde Bosna’daki basın ve yayın gelişmeleri değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü yaklaşık 400 yıl boyunca bölgede yaşanan kültürel yaşam, yazı ve eğitim gibi alanlarda yaşanan gelişmelere de değiniyor.</p>
<p>Her ne kadar Osmanlı döneminde İstanbul gibi merkez yerlerdeki basın faaliyetleri sıkça çalışılan konulardan bir tanesi olsa da özellikle merkeze uzak, çevre olarak adlandırabileceğimiz yerlerde çıkan gazete ve mecmualarla ilgili akademik kaynakların az olduğu göz önünde bulundurulduğunda, <em>Osmanlı Dönemi Bosna Basın Tarihi </em> adlı kitabın değeri daha iyi anlaşılacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/osmanli-donemi-bosna-basin-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muhammed Ali’yi nasıl bilirdiniz?</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/muhammed-aliyi-nasil-bilirdiniz/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/muhammed-aliyi-nasil-bilirdiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Jun 2016 12:34:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6231</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de spor, futbolun tahakkümünde yapılır. Cumadan pazara kadar oynanan futbol müsabakaları, pazartesiden cuma gününe kadar konuşulur tartışılır. Hayat futbolla akar, futbolla durur. Diğer sporların pek bir hükmü yoktur. Olsa olsa belki son yıllarda biraz basketbol ve voleybol. Ancak, onların bile seyirci kitlesi oldukça kısıtlıdır. Diğer sporlardan bahsetmiyorum bile. Hem başka spor dalları da mı varmış?...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de spor, futbolun tahakkümünde yapılır. Cumadan pazara kadar oynanan futbol müsabakaları, pazartesiden cuma gününe kadar konuşulur tartışılır. Hayat futbolla akar, futbolla durur. Diğer sporların pek bir hükmü yoktur. Olsa olsa belki son yıllarda biraz basketbol ve voleybol. Ancak, onların bile seyirci kitlesi oldukça kısıtlıdır. Diğer sporlardan bahsetmiyorum bile. Hem başka spor dalları da mı varmış?</p>
<p>Bu algının oluşmasında mutlaka herkesin payı vardır. Fakat, eminim ve biliyorum ki spor her zaman futbolun tahakkümünde değildi Türkiye’de. Buna en güzel örneklerden bir tanesi de geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden ünlü boksör Cassius Marcellus Clay, yani Muhammed Ali’dir. Hayatında sporla çok haşır neşir olmamış dedem anlatırdı 1960 ve 70li yıllarda nasıl saat kurup sabaha karşı Muhammed Ali’nin maçlarını radyodan dinleyebilmek için uyandığını. Evet, belki de bu topraklarda futboldan sonra bu kadar çok ilgiyle karşılanan tek isim bile olabilir Muhammed Ali. Peki kimdir Muhammed Ali, neden bu kadar önemli bir hale gelmiştir?</p>
<p>1942 yılının 17 Ocak’ında Amerika’nın Louisville kentinde dünyaya gelen Cassius Marcellus Clay, Jr. Amerika’da Afro-Amerikalılara karşı ırkçı yaklaşımların en ağır olduğu dönemlerde hayata atılmıştı. Daha 12 yaşındayken boks ile tanışan Cassius Clay, 18 yaşına geldiğinde 1960 Roma Olimpiyatları’ndan ülkesine altın madalya ile dönmeyi başarmıştır. Pek tabii ki bundan sonra şöhreti de yalnızca Amerika’da değil, bütün dünyada git gide yaygınlaşmıştı. Ancak onun şöhretini parlatan Roma’daki değil 1964 yılında Sonny Liston’ı yenerek dünya şampiyonu olduğu karşılaşmaydı. Cassius Clay artık bir dünya şampiyonuydu. Herkesten farklı tekniği, parmak uçlarında ringde adeta dans edişi herkesi etkiliyordu. Kendisini <em>kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım </em>diye tanımlıyordu Cassius Clay.</p>
<p>Ancak, Türkiye’de hayatlarımızın içine kadar giren, 60lı ve 70li yıllarda sabaha karşı insanların yataklarını terk edip, maçlarını en azından dinlemek için heyecan duydukları Cassius Clay’i bokstan başka özel kılan şeyler vardı. Roma Olimpiyatlarından hemen sonra Amerika’da bir restoranda yalnızca <em>beyaz</em> müşterilere servis yapıldığını görünce, sinirlenip altın madalyasını Ohio nehrine atmıştır. Liston ile yaptığı unvan maçından sonra da İslam’ı seçtiğini ve bundan sonra Muhammed Ali adını aldığını açıkladı. Amerika’da gitgide yalnızlaşıyordu. Artık yalnızca bir Afro-Amerikalı değil bir de Müslümandı Muhammed Ali. Siyasi görüşleri de Amerika’da problem yaratmaya başlamıştı. Amerika’nın Vietnam savaşına gitmeyi reddederek bir anda bütün dünya kamuoyunu sarsmıştı Muhammed Ali. <em>Benim Vietcong’la bir problemim yok, onlar beni aşağılamadı ki</em> diyerek bu savaşa açıktan karşı çıkıyordu. Bu açıklamaları ve savaş karşıtı duruşu nedeniyle 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sadece lisansı değil pasaportu da elinden alınmıştı. 1967 ile 1970 yılları arasında hiç maç yapamadı.</p>
<p>1971 yılında ringlere Joe Frazier maçı ile döndü, fakat aradan geçen zaman ona pek iyi davranmamıştı. Hem Frazier’e hem de sonrasında Ken Norton’a karşı kaybetti. Daha bitmediğini, kendi tanımıyla <em>bütün zamanların en iyisi </em>olduğunu ispat etmek için daha çok çalışıp yeniden dünya şampiyonu unvanını kazandı. 1978 yılında ise resmi olarak boksu bıraktığını açıkladı. Bundan altı sene sonra, 1984’te Parkinson teşhisi konuldu ve bir bakıma <em>dünyanın en iyisi </em>için çöküş süreci başladı.</p>
<p>Muhammed Ali, yalnızca bir boksör ya da bir sporcu değildi. Her türlü zorluğa rağmen ayakta kalmaya çalışan birisiydi. Sadece Amerika’da değil, hemen hemen dünyanın her yerinde hem Afro-Amerikalıların hem de Müslümanların örnek aldığı, birçok insanın idolüydü. Belki de Türkiye’nin siyasi olarak en çalkantılı dönemlerinden bir tanesine denk gelen Muhammed Ali’nin bu kadar sevilmesinin de nedeni bu dik duruşu olabilir diye düşünüyorum. Ve evet, bu topraklarda kime <em>Muhammed Ali’yi Nasıl Bilirdiniz? </em>diye sorarsak soralım, sanırım herkesten alacağımız cevap aynı olacaktır: <em>Muhammed Ali’yi çok iyi bilirdik. </em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/muhammed-aliyi-nasil-bilirdiniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mahallelere Dair Notlar – II</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/mahallelere-dair-notlar-ii/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/mahallelere-dair-notlar-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Jun 2016 13:32:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6226</guid>
		<description><![CDATA[Mahallelere dair notların bir önceki yazısında genel itibariyle Osmanlı klasik döneminde mahalleleri tanımlamaya çalışmıştım. Tanımının yanı sıra, mahalle yapılanmasının, hanelerin bu mahallelerde nasıl ve ne şekilde oturduğunu aktarma çabasında bulunmuştum. Bu yazıda ise mahallelerin kendine has yapılarını, kültürünü ve bir nebze de olsa unsurlarını incelemeye çalışacağım. Pek tabii ki bu şekilde kısa notların, Osmanlı klasik...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Mahallelere dair notların bir önceki yazısında genel itibariyle Osmanlı klasik döneminde mahalleleri tanımlamaya çalışmıştım. Tanımının yanı sıra, mahalle yapılanmasının, hanelerin bu mahallelerde nasıl ve ne şekilde oturduğunu aktarma çabasında bulunmuştum. Bu yazıda ise mahallelerin kendine has yapılarını, kültürünü ve bir nebze de olsa unsurlarını incelemeye çalışacağım. Pek tabii ki bu şekilde kısa notların, Osmanlı klasik döneminde mahalleler ile ilgili bütün bilgileri kapsamadığının da yeniden altını çizmek gerekiyor.</p>
<p>Bir önceki yazıda mahallede yaşayan hanelerin genel olarak belli bir sosyal, dini ya da mesleki gruba ait olduklarından bahsetmişsek de bu gruplaşmanın mahallelerde kati bir ayrıma ya da diğer bir deyişle <em>gettolaşmaya</em> gitmediğinin altını çizmiştik. Bununla birlikte klasik dönem Osmanlı mahallelerinde, mahalle sakinleri bir bakıma birbirine karşı sorumlu olurlardı. Bir mahalleye yerleşmek isteyen bir haneye, o mahallede yaşamakta olan insanların evvela müstelsilen kefil olması lazımdı. Bu durum ise devletin bir nevi <em>istenmeyen olaylara</em> karşı tedbiri olarak görülebilir. Bu <em>istenmeyen olaylardan </em>ilki tahmin edebileceğiniz üzere vergilerin düzenli toplanması hususuydu. Bir nevi mahalleli tarafından müstelsilen kefil olunarak mahalleye yeni yerleşen bir kişinin vergilerini düzenli olarak ödeyeceğinin garantisi verilmiş olunuyordu. Bunun yanı sıra kefil olmanın ikinci bir işlevi de merkezi otoritenin sağlanması, yaşanabilecek herhangi bir gayrinizami durumun önlenmesiydi. Bu şekilde Devlet-i Aliyye hem iktisadi hem de sosyal <em>güvenliği </em>sağlamaya çalışıyordu.</p>
<p>Mahallenin ana unsurlarına geldiğimizde ise – pek tabii ki Müslüman mahalleleri – genelde merkezlerinde cami ya da mescid bulunduğunu görüyoruz. Mahallelerin merkezinde cami ya da mescid olmasına rağmen, mahalle bu yapılardan ibaret değildi. Bunun yanı sıra hamam, tekke ve çeşme gibi yapılar da bulunmaktaydı. İslam kültüründe pek çok defa karşılaştığımız temel kurumlardan biri olan vakıflar ile bu yapıların giderleri ve tadilatları karşılanırdı. Bütün bu yapıların yanı sıra mahalleler için camiler önemli bir yer tutmaktaydı. Hemen hemen her vakit namazı, ama özellikle de akşam ve yatsı namazları mahallenin erkekleri tarafından burada kılınır ve bu nedenle de mahalle aslında bir <em>cemaat </em>olarak tanımlanırdı. Camiye düzenli olarak gitmek, namazları cemaat ile birlikte kılmanın dini boyutunun yanı sıra bir de sosyal boyutu bulunmaktaydı. Diğer bir deyişle, düzenli olarak namazını cemaat ile birlikte kılan kişiler hem mahalleli tarafından tanınır hem de muteber kişiler olduklarını ispatlarlardı. Bu <em>cemaatin</em> başı ya da temsilcisi de takdir edersiniz ki imam olurdu. İmam hem mahallenin bütünlüğünü sağlayan, hem de herhangi bir olayla karşılaşıldığında mahallelileri en iyi tanıyan kişilerden bir tanesi olarak önemli bir şahit durumuna gelirdi.</p>
<p>Bu şekilde incelendiğinde mahallelerin sadece bireyler ve hanelerin günlük hayatı için değil, Devlet-i Aliyye’nin iktisadî gücünü ve nizam-ı alemi koruması için de oldukça önemli bir rol oynadığını görebiliriz. Osmanlı’da mahalleler, bu nedenle, bir nevi en küçük idarî birim görevini üstlenmişler ve bu görevi layıkıyla yerine getirebilmek adına da bir dizi önlemler almışlardır. Bütün olarak incelendiğinde günümüzdeki mahalle kültürünün köklerinin bu şekilde ortaya çıktığını da idrak etmek pek tabii mümkün olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Osman Özsoy, <em>Osmanlı Toplumunda Mahalleliler Arası Münasebetler</em></p>
<p>Özer Ergenç, <em>Osmanlı Şehrindeki Mahallenin İşlev ve Nitelikleri Üzerine </em></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/mahallelere-dair-notlar-ii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Osmanlı Ortadoğu&#8217;sunu Yeniden Düşünmek”</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/osmanli-ortadogusunu-yeniden-dusunmek-yayimlandi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/osmanli-ortadogusunu-yeniden-dusunmek-yayimlandi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Jun 2016 13:28:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6222</guid>
		<description><![CDATA[Massachusetts Üniversitesi’nde (ABD) Osmanlı tarihi ve modern Ortadoğu alanlarında ders veren Cem Emrence’nin, Osmanlı Ortadoğu&#8217;sunu Yeniden Düşünmek adlı kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlandı. Son dönem Osmanlı dünyasını anlamak için yeni bir model ortaya geliştiren Cem Emrence, tarihî olayları ele alırken hem yerel aktörleri hem de yerel gelişim süreçlerini öne çıkarıyor. Günümüzde Ortadoğu...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Massachusetts Üniversitesi’nde (ABD) Osmanlı tarihi ve modern Ortadoğu alanlarında ders veren Cem Emrence’nin, <em>Osmanlı Ortadoğu&#8217;sunu Yeniden Düşünmek</em> adlı kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlandı. Son dönem Osmanlı dünyasını anlamak için yeni bir model ortaya geliştiren Cem Emrence, tarihî olayları ele alırken hem yerel aktörleri hem de yerel gelişim süreçlerini öne çıkarıyor. Günümüzde Ortadoğu coğrafyasında yaşanan gelişmelere de ışık tutacak nitelikteki kitap hem tarihçiler için olduğu kadar sosyal bilimlerin diğer alanlarıyla ilgilenen okuyucular için de önemli bir kaynak niteliğinde.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/osmanli-ortadogusunu-yeniden-dusunmek-yayimlandi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atlas Tarih’in yeni sayısı çıktı</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/atlas-tarihin-yeni-sayisi-cikti/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/atlas-tarihin-yeni-sayisi-cikti/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Jun 2016 13:24:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6215</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’nin en çok takip edilen, iki aylık tarih dergisi Atlas Tarih’in Haziran-Temmuz 2016 sayısı çıktı. Her sayıda olduğu gibi yine ilginç konulara dikkat çeken derginin bu ayki dosya konusu da bir hayli dikkat çekici. Osmanlı’da sürgünleri konu eden dosyada, alanında uzman kişiler tarafından iki yazıyla ele alanmış. Yazılardan ilki Orhan Koloğlu’na ait Osmanlı’da Sürgün ve...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin en çok takip edilen, iki aylık tarih dergisi Atlas Tarih’in Haziran-Temmuz 2016 sayısı çıktı. Her sayıda olduğu gibi yine ilginç konulara dikkat çeken derginin bu ayki dosya konusu da bir hayli dikkat çekici. Osmanlı’da sürgünleri konu eden dosyada, alanında uzman kişiler tarafından iki yazıyla ele alanmış. Yazılardan ilki Orhan Koloğlu’na ait <em>Osmanlı’da Sürgün ve Kalebentlik </em>başlıklı yazı. Osmanlı terminolojisinde çoğunlukla <em>nefy </em>olarak geçen sürgün cezalarına dair kapsamlı ve bilgilendirici bir yazı olarak göze çarpıyor. Cezanın neden ve nasıl verildiğinden, sürgün yerlerine ve hatta sürgüne gönderilenler ile ilgili bölümlerin de bulunduğu, akıcı ve oldukça bilgilendirici bir yazı kaleme almış Koloğlu. Bunun yanı sıra dergide konu ile alakalı bir başka yazı da Cengiz Kahraman’ın <em>Fizan’da Sürgün Günleri </em>başlıklı yazı. Koloğlu’na nazaran daha özel bir olayı konu alan Kahraman’ın yazısı Sultan Abdülhamid tarafından İttihat ve Terraki Cemiyeti ile ilişkisi olduğu düşünülen 78 kişinin nasıl Fizan’a sürüldüğünü ve oradaki günlerini Osmanlı’da sürgün konusu altında ele almış.</p>
<p>Dergide dosya konusu dışında Nazan Dönmez Yakarçelik’in Cezayirli Gazi Hasan Paşa hakkında yazdığı bir yazı da bulunuyor. Yazıda Yakarçelik Kaptan-ı Derya ve Sadrazamlık görevlerini üstlenen Cezayirli Gazi Hasan Paşa’yı <em>Bahriyeyi yeniden kuran amiral </em> olarak tanımlıyor. Dergide ayrıca güncel haberlerden Roma tarihine, İstanbul’un ilk sinema dergilerinden 1970lerin İstanbul’unda gazete müvezzilerine kadar birçok farklı konuda ilgi çekici yazı da bulunuyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/atlas-tarihin-yeni-sayisi-cikti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Balkanlarda İslam kültürü üzerine notlar – I</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/balkanlarda-islam-kulturu-uzerine-notlar-i/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/balkanlarda-islam-kulturu-uzerine-notlar-i/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Jun 2016 13:35:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6210</guid>
		<description><![CDATA[XXI. yüzyılın getirdiği imkanlar sayesinde dünyanın dört bir yanı birbirine daha yakın hale gelmişken, ulaşım imkanları herkese gezip görmek fırsatını vermeye başlamışken daha iyi anlıyoruz ki İslam, Balkan coğrafyasının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Osmanlı kontrolünden çıkalı iki asra yakın bir süre geçmesine rağmen gerek kültürel anlamda gerek de mimari açıdan İslam’ın izlerini sürmek bugün...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>XXI. yüzyılın getirdiği imkanlar sayesinde dünyanın dört bir yanı birbirine daha yakın hale gelmişken, ulaşım imkanları herkese gezip görmek fırsatını vermeye başlamışken daha iyi anlıyoruz ki İslam, Balkan coğrafyasının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Osmanlı kontrolünden çıkalı iki asra yakın bir süre geçmesine rağmen gerek kültürel anlamda gerek de mimari açıdan İslam’ın izlerini sürmek bugün bile mümkündür. Bu bağlamda, İslam’ın ve Müslümanların Balkan topluluklarının –hala– aslî bir unsuru olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Lakin, bu önerme önümüze cevaplanması gereken bir soruyu daha çıkarmaktadır ki bu soru da bugün dahi gözlemleyebildiğimiz İslam’ın Balkan coğrafyasındaki tarihi nasıldır?</p>
<p>Bu soruya aslında cevap vermek oldukça zor ve uzun araştırmalar gerektiriyor. Bu konuda en azından bir fikir beyan edebilmek ya da Balkanlarda İslam’ın yol haritasını çıkarabilmek için yalnızca İslam tarihini yakından bilmek değil, Balkan coğrafyasını ve topluluklarını da iyi tanımak gerekiyor. Her ne kadar zorlu ve uzun bir araştırma gerektirse de bugüne kadar bu alanlarda yapılmış çalışmalara bakarak Balkanlarda İslam’ın genel bir portresini çıkarmak da mümkün olacaktır.</p>
<p>Öncelikle, Balkanlarda İslam çalışmalarını iki ana çerçeve içerisinde toplamak mümkündür. Bunlardan bir tanesi Balkanlarda Osmanlı hakimiyetini ön plana çıkaran ve bu hakimiyet üzerinden İslam’ın, Devlet-i Aliyye’nin idarî ve sosyal politikaları çerçevesinde genişleyen ve gelişen bir olgu olduğunu öne süren çalışmalardır ki bu yaklaşımın öncüleri arasında Alexandre Popovic ve Machiel Kiel bulunmaktadır. Diğer bir deyişle, Balkan coğrafyasının İslam ile tanışmasının ve daha sonra da İslam’ın burada yayılmasının temel nedeni olarak Osmanlı hakimiyetini ön plana çıkarır. Bu yaklaşıma karşılık olarak bağımsız bir Avrupa İslam’ı olduğunu öne süren çalışmalar da mevcuttur. Bu yaklaşıma göre, İslam Balkan coğrafyasına Osmanlılardan daha önce farklı kanallar aracılığı ile gelmiştir. Pek tabii ki bu yaklaşımın savunucuları da Balkanlardaki Osmanlı hakimiyetinin, Balkan toplulukları arasında İslam’ın yayılması ve bir kültür oluşturması konusunda yaptığı katkıları kabul etmektedir. Fakat, tamamen Devlet-i Aliyye’nin Balkanlara dair politikaları ile Balkanlarda İslam’ı anlamanın mümkün olmadığını öne sürmektedirler. Arap ve Selçuklular tarafından gerek ticarî ilişkilerin kurulması yoluyla ve gerek de askerî akınlarla Balkanlara İslam’ı taşıdığının altını çizen bu yaklaşım ise Harry T. Norris tarafından savunulmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Harry T. Norris, <em>Islam in the Balkans</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/balkanlarda-islam-kulturu-uzerine-notlar-i/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Tarih Kurumu’ndan Kudüs sergisi</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/turk-tarih-kurumundan-kudus-sergisi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/turk-tarih-kurumundan-kudus-sergisi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Jun 2016 13:07:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6202</guid>
		<description><![CDATA[Türk Tarih Kurumu, 11-13 Haziran günleri arasına Ankara’da “Başkentte Kudüs” adlı bir sergi düzenleyecek. Sergi kapsamında çeşitli etkinlikler de halka açık olarak gerçekleştirilecek. Serginin açılışı ise 11 Haziran Cumartesi günü saat 14:00’da Kurum’un Sıhhıye’deki binasında yapılacak.]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Türk Tarih Kurumu, 11-13 Haziran günleri arasına Ankara’da “Başkentte Kudüs” adlı bir sergi düzenleyecek. Sergi kapsamında çeşitli etkinlikler de halka açık olarak gerçekleştirilecek. Serginin açılışı ise 11 Haziran Cumartesi günü saat 14:00’da Kurum’un Sıhhıye’deki binasında yapılacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/turk-tarih-kurumundan-kudus-sergisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fetret Devri üzerine notlar</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/fetret-devri-uzerine-notlar/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/fetret-devri-uzerine-notlar/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 May 2016 13:53:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6138</guid>
		<description><![CDATA[Erken dönem Osmanlı tarihinde en kritik olaylardan bir tanesi de 1402 Ankara Savaşı’dır. Sultan I. Bayezid ile Timur arasında gerçekleşen bu savaş gerek Osmanlı’nın gün geçtikçe kuvvetlenen ve şekillenen idari yapısına ve gerek de Anadolu ve Balkanlar üzerinde kurmayı hedeflediği hakimiyet konusunda önemli sıkıntılara yol açtı. Hemen hemen herkesim malumu olduğu üzere, 1402 yılında vuku...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Erken dönem Osmanlı tarihinde en kritik olaylardan bir tanesi de 1402 Ankara Savaşı’dır. Sultan I. Bayezid ile Timur arasında gerçekleşen bu savaş gerek Osmanlı’nın gün geçtikçe kuvvetlenen ve şekillenen idari yapısına ve gerek de Anadolu ve Balkanlar üzerinde kurmayı hedeflediği hakimiyet konusunda önemli sıkıntılara yol açtı. Hemen hemen herkesim malumu olduğu üzere, 1402 yılında vuku bulan bu savaş neticesinde Sultan I. Bayezid Timur’a esir düştükten sonra Sultan’ın yasal varisleri – şehzadeler – arasında amiyane tabir ile <em>taht kavgası</em> başlar. Günümüzde <em>Fetret Devri </em>olarak tanımladığımız 1402 ile 1413 yılları arası tam olarak da bu güç mücadelesinin bir ürünüdür.</p>
<p>Sultan I. Bayezid’in oğullarından Süleyman, İsa, Musa ve Mehmed Çelebi arasında uzun yıllar süren güç mücadelesi Devlet-i Aliyye’yi çok başlılığa ve belirsizliğe sürüklerken, yerel devletler, Balkan ve Anadolu’daki hükümdarlar 1402’de Osmanlı’da merkezi otoritenin bir bakıma yok olmasını fırsat bilip, ortaya çıkan bu durumu korumaya yöneldiler. Bir bakıma şehzadeler arasındaki taht kavgasını fırsat bilerek kendi hakimiyet alanlarını korumak ve hatta genişletmek için uğraş verdiler.</p>
<p>Şehzadeler arasındaki güç mücadelesinin ise özellikle Edirne’de hükümranlığını ilan eden Süleyman ve Ankara Savaşı’ndan sonra Şehzade Sancağı’na dönen Mehmed Çelebi arasında gerçekleştiğini söylemek çok yanlış olmayacaktır. Lakin, Musa ve İsa’nın da bu güç mücadelesinde aktif rol aldığının da altını çizmek gerekir. Edirne’de Osmanlı Sarayı’nda bulunan Süleyman Anadolu topraklarını kontrol almaya çalışırken kardeşi Mehmed Çelebi de Anadolu’daki hakimiyetini Balkanlar ve Rumeli yönüne doğru genişletme çabası içerisine girmiştir. Bu süreç içerisinde Musa ve İsa da Süleyman’a karşı harekete geçerek, güç dengelerini kendi lehlerine çevirmeye çalışmışlardır.</p>
<p>Merkezi otoritenin oldukça zayıfladığı, hatta neredeyse Osmanlı Devleti’nin yıkılmaya yüz tuttuğu bu dönem süresince belki de devletin yıkılmasını engelleyen en önemli unsurlardan bir tanesi de yaklaşık yüz yıl içerisinde oluşturulmuş olan devlet kurumları ve geleneğidir. Zira <em>Fetret Devri’</em>ni konu alan birçok araştırma kurumsallaşmış bir kul sisteminin oynadığı role dikkat çeker. Halil İnalcık, kul sistemi ile kurulan yaklaşık yedi bin kişilik bir sipahi ordusunun, Osmanlı sultanlarına düşmanları karşısında çok önemli bir avantaj sağladığını nakleder. Bunun yanı sıra, tüccarlar ve köylülerin de Osmanlı merkezi idaresinin kendilerine daha yararlı olduğuna inanarak yerel hükümdarlara karşı Devlet-i Aliyye ile işbirliği yoluna gitmelerinin de <em>Fetret Devri’</em>nin olabildiğince az <em>hasarla</em> atlatılmasına yardımcı olduğunu söyler.</p>
<p><em>Fetret Devri </em>olarak bildiğimiz bu dönemde güç dengeleri sürekli değişmiştir. Ahmedî’nin <em>Menakıbnâme</em>’de anlattığına göre 1402 ve 1413 yılları arasında Süleyman sekiz yıl on yedi ay on yedi gün, Musa iki yıl yedi ay yirmi gün hükümdarlık yapmışlardır. Mehmed Çelebi ise kardeşi Musa’ya karşı 1411 yılında iki başarısız sefer yapmasının ardından uc beyleri ve vasal devletlerin yardımları ile 1413 yılında güç dengelerini tamamen kendi lehine çevirerek tahta oturmuştur. Devlet geleneği ve kurumların oldukça sağlam temellere oturmuş olmasının avantajları ile yaklaşık üç sene içerisinde de hem Anadolu’da hem de Rumeli’de <em>Fetret Devri </em>boyunca kaybettikleri toprakların tamamına yakınını yeniden Devlet-i Aliyye’ye kazandırma başarısını göstermiştir.</p>
<p>Merkezi otoritenin derinden sarsıldığı bu on bir yıllık süreç içerisinde hemen hemen bütün tarihçilerin ortak bir çıkarımı vardır ki bu da Osmanlı Devleti’nin yıkılmaya çok yaklaştığıdır. Bu nedenledir ki Sultan I. Mehmed – Çelebi – zaman zaman Osmanlı’nın ikinci kurucusu olarak addedilir. Hükümranlığının başından itibaren kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmeye çalışan Sultan I. Mehmed’in bu denli hızlı bir şekilde başarıya ulaşması ise oldukça dikkat çekicidir. Belki de bu durum ile ilgili en güzel yorumlardan bir tanesini Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık yapar: “1402 ile 1453 arasındaki dönemin can alıcı tarihsel sorunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun iç savaş, haçlı işgalleri ve başka bunalımlar yüzünden toptan yıkılma tehlikesiyle karşılaştığı bir zamanda bu şaşırtıcı kalkınışı nasıl başardığını açıklayabilmektir.” Bu açıklamadan yola çıkarak diyebiliriz ki <em>Fetret Devri’</em>nde yalnızca yaşananları bilmek, güç dengesinin nasıl değiştiğini bilmek yeterli olmayacaktır. Bununla birlikte Osmanlı’nın Sultan I. Mehmed ve daha sonraki on yıllarda gerçekleştirdiği kalkınmayı da iyi analiz edip, anlayabilmek gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Prof. Dr. Halil İnalcık, <em>Devlet-i ‘Aliyye I</em></p>
<p>Prof. Dr. Halil İnalcık, <em>Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600)</em></p>
<p>Prof. Dr. Necdet Öztürk, <em>Fetret Devri ve Osmanlı Hâkimiyetinin Yeniden Tesisi</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/fetret-devri-uzerine-notlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kanada’daki Çanakkale anıtına büyük ilgi</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/kanadadaki-canakkale-anitina-buyuk-ilgi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/kanadadaki-canakkale-anitina-buyuk-ilgi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 May 2016 13:38:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6112</guid>
		<description><![CDATA[Kanada&#8217;da yaşayan Türklerin girişimiyle Halifax Pier 21 Göçmen Müzesi&#8217;nin bahçesine yerleştirilen Çanakkale temalı anıt büyük ilgi görüyor. İki ton ağırlığında, 165santimetre boyundaki eserde Türkiye ve Kanada bayrakları ile Çanakkale Savaşları ile ilgili bilgiler yer alıyor. Atatürk’ün Anzak annelerine hitaben söylediği “Sizin evlatlarınız artık bizim evlatlarımızdır” sözünün de yazılı olduğu anıt ziyaretçilerin beğenisini topluyor.]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Kanada&#8217;da yaşayan Türklerin girişimiyle Halifax Pier 21 Göçmen Müzesi&#8217;nin bahçesine yerleştirilen Çanakkale temalı anıt büyük ilgi görüyor. İki ton ağırlığında, 165santimetre boyundaki eserde Türkiye ve Kanada bayrakları ile Çanakkale Savaşları ile ilgili bilgiler yer alıyor. Atatürk’ün Anzak annelerine hitaben söylediği “Sizin evlatlarınız artık bizim evlatlarımızdır” sözünün de yazılı olduğu anıt ziyaretçilerin beğenisini topluyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/kanadadaki-canakkale-anitina-buyuk-ilgi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
<!-- Wp Fastest Cache: XML Content -->