<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>TARİH HABER &#187; Kitap Tanıtımı</title>
	<atom:link href="http://www.tarihhaber.net/category/eskmyn-ktplr/kitap-tanitimi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tarihhaber.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 Jun 2016 13:04:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.2.38</generator>
	<item>
		<title>İslam Peygamberi</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/islam-peygamberi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/islam-peygamberi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 May 2016 07:30:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[alper]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eskimeyen Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=5979</guid>
		<description><![CDATA[İmam Şafii “Megazi ve kelam beyhudedir,” dermiş. İlk dönem Ehli Sünnet alimlerinin ciddi bir kısmı Peygamber (s.a.s.) biyografisini ya gereksiz görmüşler veya kuşkuyla karşılamışlar. Bunun nedeni ilmin bir zevk veya edebiyatla karışık bir şey olarak anlaşılmayışı, Peygamber’in dahi ancak İslam toplumunun hukuki ve siyasi ihtiyaçları çerçevesinde ele alınışıdır. Hadislere büyük önem vermesine rağmen Şafii’nin Peygamber...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>İmam Şafii “Megazi ve kelam beyhudedir,” dermiş. İlk dönem Ehli Sünnet alimlerinin ciddi bir kısmı Peygamber (s.a.s.) biyografisini ya gereksiz görmüşler veya kuşkuyla karşılamışlar. Bunun nedeni ilmin bir zevk veya edebiyatla karışık bir şey olarak anlaşılmayışı, Peygamber’in dahi ancak İslam toplumunun hukuki ve siyasi ihtiyaçları çerçevesinde ele alınışıdır. Hadislere büyük önem vermesine rağmen Şafii’nin Peygamber biyografilerini ciddiye almaması amaçla ilgili olmalı. Peygamber Efendimizin hayatını anlatan bir metinden doğrudan doğruya hukuki sonuçlar çıkarmayız ne de olsa. Şafii ve benzerleri olaya teknik açıdan yaklaşıyor. Buna rağmen Peygamber ve sahabelerin (ve tabii daha sonrakilerin) hayatını anlatan biyografik çalışmalar İslam tarihi boyunca popülerliğinden bir şey kaybetmemiş. Bugün bile “siret-i nebi” veya “kısas-ı enbiya” gibi yarı edebi eserler hadis kaynaklarından daha popülerdir. Muhammed Hamidullah’ın <em>İslam Peygamberi</em> bu anlamda iki uç arasında duruyor. Kitapta Peygamberimizin hayatını tasavvur etmemizi sağlayabilecek yüzlerce, hatta binlerce ayrıntı olmasına rağmen hikayeleştirme yoktur. Hamidullah’ın en önemli özelliği sağlamlık diyebiliriz. Bilgisinin sınırları yok gibidir. İslam kaynaklarını mükemmelen bilmesinin yanında diğer dinlere ve tüm dünyanın siyasi düşünce tarihine vakıftır. Resmi uzmanlık allanı devletler hukuku ve uluslararası ilişkiler olmasına rağmen asla bu sınırda kalmamış, İslam hukuk ve tarihi konusunda bir kişinin kaleminden çıktığına inanması güç bir külliyat ortaya koymuştur. Karakterindeki derin sükunet ve olgunluk sonsuz bilgi açlığı ve eşsiz din gayretiyle dengelenir. Üstad Hamidullah mezhep imamlarının mücahit alim diyebileceğimiz portresini andırır. Amaçsız malumat yığını sunmak yerine kitaplarında Müslümanların mevcut problemlerini çözmeye dönük bilgileri derlemeyi tercih etmiştir. <em>İslam Peygamberi</em> de hem Müslümanlar için bir irşat eseri hem de modern Batının İslam tarihi konusundaki kuşku ve iddialarına bir cevaptır. Dinler ve devletler arası ilişki, Hamidullah’ın diğer eserlerinde olduğu gibi <em>İslam Peygamberi</em>’nde de başroldedir. Kitapta Peygamber Efendimizin kişiliği, eylem ve sözleri ayrıntılı olarak tanıtılırken esas olarak İslam’ın orijinalliği ve tüm düşünce, ahlak ve hukuka katkısı anlatılmış olur. Bizler için elbette bir muhabbet konusu olan <em>İslam Peygamberi</em>, üstadın diğer eserleri gibi, dünya çapında önemli bir hukuk ve tarih çalışmasıdır. Muhammed Hamidullah 20. yüzyılın bileği bükülmez tarihçileri arasında en önemlilerinden biridir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/islam-peygamberi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Selçuklular Zamanında Türkiye</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/selcuklular-zamaninda-turkiye/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/selcuklular-zamaninda-turkiye/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Apr 2016 13:38:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[alper]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eskimeyen Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=5958</guid>
		<description><![CDATA[Köprülü’nün has talebesi kimdir? Belgeye boğulan İnalcık mı, yoruma kapılan Akdağ mı, hafif ses tonuyla konuşan Köymen mi? Bana kalırsa Köprülü’yü her anlamda takip eden adam Osman Turan’dır. Avrupa hayranı entelektüellerimiz her fırsatta lanetledikleri “Türk-İslam sentezi”nin Hisar çevresi tarafından icat edildiğini, Turgut Özal döneminde siyasi olarak formüle edilerek uygulamaya konduğunu zannederler. Bu artık somut bilgiymiş...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Köprülü’nün has talebesi kimdir? Belgeye boğulan İnalcık mı, yoruma kapılan Akdağ mı, hafif ses tonuyla konuşan Köymen mi? Bana kalırsa Köprülü’yü her anlamda takip eden adam Osman Turan’dır. Avrupa hayranı entelektüellerimiz her fırsatta lanetledikleri “Türk-İslam sentezi”nin <em>Hisar</em> çevresi tarafından icat edildiğini, Turgut Özal döneminde siyasi olarak formüle edilerek uygulamaya konduğunu zannederler. Bu artık somut bilgiymiş gibi klişeleşti. Oysa Türk-İslam sentezi, Osman Turan’ın Selçuklu tarihi çalışmaları sırasında fark ettiği bazı gelişmeleri isimlendirmek için icat ettiği bir şey. Daha sonra bunu siyasi aktüaliteye, reel siyasete de taşımak istiyor ve bu nedenle de Süleyman Demirel’in Batıya dönük uzlaşmacı tavrı onda hayal kırıklığı yaratıyor. Osman Turan tarihçilik çalışmaları sayesinde bir zihniyet tasarımına, Türklerin tarihteki rolüyle ilgili bir kanaate varmıştı. Buna “cihan hakimiyeti mefkuresi” adını verir. Akla Spengler ve Toynbee’yi getiren bu görüş bugün biraz fazla kalın gelebilir; fakat 1930’lu ve 40’lı yıllarda milletlere belli tarihsel roller biçmek entelektüel şuurun bir göstergesiydi. Öyle ki biri faşist diğeri komünist olmasına rağmen Spengler de Gramsci de sınıfların, milletlerin kültürel karakteri ve tarihsel rolleri hakkında mutlaka kanaat bildiriyordu. Köprülü, ki dünyanın gelmiş geçmiş en yetenekli tarihçilerinden biridir, Avrupalılarla diyalog içinde kalarak Türk tarihçiliğine yer açmaya gayret ediyordu. Mesele yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin savunulmasıydı; yoksa geçmiş gitmiş bazı olayları doğru anlatmak değil. Türkiye’nin savunulması fikri Osman Turan’da kültürel bir hücuma dönüşüyor; İnalcık’ta ise Batılıların verdiği dersi iyi çalışmaya. Osman Turan kabına sığamayan, yetenekli ve belki kendi yeteneğini biraz abartan bir adam. Batılılarla diyalog kurmaması bugün dünya çapında gölgede kalmasına neden oluyorsa da Selçuklu çalışmalarının zirvedeki yerini korumasına engel değil yine de. Eserinin bekçiliğini de pek yapmamış. Bilgiyi ele geçirmek Cumhuriyet entelektüelleri için büyük davaydı. Osman Turan ele geçirdiği bilgiyle derhal “Büyük Türkiye”yi tarih sahnesine çıkarmak istiyor. Kişisel hırs tarafı da muhakkak vardır; fakat Osman Turan’ın son derece ciddi bir tarih akademisyeni olmasına rağmen bununla yetinmeyip politikaya atılmasını Cumhuriyet’in pozitif bilgiyi ele geçirmek ve bununla hamle yapmak projesine bağlamak daha yerinde olur. Selçuklular meselesini çözmüş olarak, Osman Turan, tarihçiliği de politikacılığı da geleceğin Türkiye’si için yaptığına inanıyordu. Geçmişin, Türkiye’nin kaynaklarının, Anadolu’nun Selçuklular tarafından fethinin anlamı bundan ibaretti. Türk-İslam sentezi bu ciddi çalışmanın ürünüdür. Sonradan içeriksiz şekilde kullanılmış olması başka mesele.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/selcuklular-zamaninda-turkiye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’nın çiçekleri Şükûfenâme’de dile geliyor</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/osmanlinin-cicekleri-sukufenamede-dile-geliyor/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/osmanlinin-cicekleri-sukufenamede-dile-geliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Sep 2015 12:37:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=4413</guid>
		<description><![CDATA[Araştırmacı yazar Dr. Seyit Ali Kahraman, Osmanlı Devleti’ndeki çiçekçilik sanatı ve tarihinin en önemli sekiz yazma eserini Şükûfenâme adlı kitapta bir araya getirdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.’nin desteğiyle yayımlanan kitapta el yazmaları ilk kez orijinal diliyle okuyucuya sunuldu. Özellikle 16. yüzyılda altın çağını yaşayan Osmanlı bahçe ve çiçek kültürünün anlatıldığı &#8220;Şükûfenâme-i Ali Çelebi, Ubeydullah...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Araştırmacı yazar Dr. Seyit Ali Kahraman, Osmanlı Devleti’ndeki çiçekçilik sanatı ve tarihinin en önemli sekiz yazma eserini <em>Şükûfenâme </em>adlı kitapta bir araya getirdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.’nin desteğiyle yayımlanan kitapta el yazmaları ilk kez orijinal diliyle okuyucuya sunuldu.</p>
<p>Özellikle 16. yüzyılda altın çağını yaşayan Osmanlı bahçe ve çiçek kültürünün anlatıldığı &#8220;Şükûfenâme-i Ali Çelebi, Ubeydullah Efendi Şükûfenâmesi, Lâlezarî Mehmed Efendi Şükûfenâmesi, Şükûfenâme, Defter-i Lâlezar-ı İstanbul, Takvimü’l-kibâr min Mi’yâri’l-ezhâr, Karanfil Risalesi, Revnak-ı Bostan&#8221; adlı sekiz yazma eser, kitapta tarihî belgelerle birlikte veriliyor. <em>Şükûfenâme</em>, İstanbul’a getirilen ilk lale soğanının hikayesi, Osmanlı döneminde bin altına satılan lale soğanları gibi ilginç anekdotlar; çiçek yetiştiriciliği üzerine makaleler; el yazmalarında geçen çiçeklerin dizini ve çiçek yetiştiriciliğine dair bir sözlükten meydana geliyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/osmanlinin-cicekleri-sukufenamede-dile-geliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaşayan Kahraman İnsanlar</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/yasayan-kahraman-insanlar/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/yasayan-kahraman-insanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 13:48:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[A. Hamit Kılıçkaya]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=3485</guid>
		<description><![CDATA[Râviyân-ı ahbâr, nakilân-ı âsâr ve dahi muhaddisân-ı rûzigâr bildürdiler ki “Sen nece kari’îsen ki “Teşkilat-ı Mahsusa / Bir Gizli Teşkilatın Öyküsü”[1] nâm şâh-ı eseri daha kıraat eylememişsen?” Birdenbire uyandım. Bu ikazı tefekkür etmek istedimse de bir işaret kabul ederek, sabah hemen bitişiğimizdeki “Teşkilat Bedesteni”ne koştum ve şâh-ı eseri 20.00 Tl’ye satın aldım. Sonra da bedestenin...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Râviyân-ı ahbâr, nakilân-ı âsâr ve dahi muhaddisân-ı rûzigâr bildürdiler ki “Sen nece kari’îsen ki “Teşkilat-ı Mahsusa / Bir Gizli Teşkilatın Öyküsü”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> nâm şâh-ı eseri daha kıraat eylememişsen?” Birdenbire uyandım. Bu ikazı tefekkür etmek istedimse de bir işaret kabul ederek, sabah hemen bitişiğimizdeki “Teşkilat Bedesteni”ne koştum ve şâh-ı eseri 20.00 Tl’ye satın aldım. Sonra da bedestenin kıraathanesinde gûşe-i uzlete çekildim. Cam bardakta çayımı içerken merakla okumaya başladım. –Ne de olsa gizli bir teşkilatın öyküsünü okuyacağımdan tam havasına girmek için bu mekânı şuurlu olarak seçtiğimi, siyah paltomu çıkarmadığımı ancak yakın gözlüğümü taktığımı ara çizgi arasında hassaten ifade etmek istiyorum.-</p>
<p>Hikâye –şahsen öykü hikâye yerine ikame edilmişse de imarı olmayan Boğaz manzaralı gecekondudan farksız olduğuna kâni olduğumdan bu sözcük nazarımda müreccah değildir- Şükrü Altın Bey’in 2013 yılında Çankırı’da kaleme aldıkları “Önsöz”deki şu paragrafı okuduktan sonra gayri ihtiyari etrafıma baktım. “Bu kitap, Asya’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan üç kıta üzerinde Teşkilat-ı Mahsusa’da görev almış kahraman insanların fedakârlıklarını anlatmaktadır. İstihbarat konusunu içeren bu eserde hayal bile edemeyeceğimiz gizli savaşlar yapılmıştır. Çok abartılı gelebileceği düşüncesiyle güvercinlerin ajan kuşlar olarak haberleşmede kullanıldığını yazmadık. Şahinlerin suikastlarda kullanıldığından bahsetmedik fakat bunlar da yapıldı… Bu kitap ile geçmişte olanları öğrenerek geleceğimize yönelik dersler çıkarılacaktır.”(s.10) Vay anasınnnnnı sayın seyirciler! Pardon okuyıçılar. Farklı bir “matrix”le karşı karşıyayım, dedim kendi kendime. Kahraman insanlar, güvercinler, şahinler, bıldırcınlar, sakalar, kanaryalar, muhabbetler, cennet papağanları… Bir anda fahri üyesi olduğum ve geçen yıl takip ettiğim Avrupa Yakası Posta Güvercini Sevenler ve Yetiştirenler Derneğinin düzenlediği ve 701 güvercinin katıldığı kuş uçuşu 367 km mesafeli Çankırı/Kurşunlu İstanbul/Yenibosna etabı yarışması aklıma geldi. Titredim. Ben ne kadar habersizmişim. Meğerse işin rengi başkaymış. Şükrü Altın Bey iyi ki yazmamış dedim.</p>
<p>Şükrü Altın Bey, “tarih denizinde” Osmanlı’nın çöküş döneminde casuslar savaşıyla ilgili pek çok makale ve kitap incelemiş. Aylarca yaptığı çalışmalarda “alıcı kuşlar gibi yıkıcı istihbaratın günümüzde bile devam ettiğini” fark etmiş. Önsöz’ünü de şöyle hitama erdirmiş. “Teşkilat-ı Mahsusa ile ilgili bu kitap, klasik bir tarih kitabı değildir. Olayların tarihî bir roman türüyle anlatılışıdır.”</p>
<p>“Tarihî bir roman türü”ndeki kitabın, Teşkilat-ı Mahsusa ile ilgili olamayan ara nağmeleri bir hayli fazla. Buralarda müellif alıcı şahin olarak, bize tarih denizinin dalgaları üzerinde sörf yaptırıyor. Su yutmadan çıkana aşk olsun erenler. Meselâ, kalbi Allah sevgisiyle dolu, Peygamberini takip ederek Kur’an ve sünnet üzerine yaşayan bir kişi olan II.Abdülhamid Han’ın, Devlet-i Aliyye’nin bütünlük ve birliğini sağlamak için tarikata girdiğini, bu sayede sufi şeyhlerin, birer casus gibi hizmet ettiklerini, bölgelerinde ne olup bittiğini Yıldız Sarayına aktardıklarını biliyor muydunuz? Ulu Hakan’ın böylesine oprtünist bir yaklaşımla tarikata girmesine taaccüb ettim. Zaten saraya kadar sızan bir İngiliz casusunu şıp diye gözünden anlayan Ulu Hakan, bir gece onunla gizlice görüşerek Yıldız İstihbarat Teşkilatında çalışmasını teklif ediyor ve İngiliz istihbaratının ajanı da kabul ediyor, ardından ver elini Rumeli deyüp Rodop Dağlarına gidiyor. Türkleri Rus ve Bulgar işgal kuvvetlerine karşı kışkırtıyor, örgüt ve çeteler kurduruyor, kendisi de elde tüfek bu çetelerin başında savaşıyor. –Tüfeğin markası belirtilmemiş ne yazık ki! Vinçester olabilme ihtimali yüksek.- “Bu ajanın adı Osmanlı kaynaklarında Hidayet Paşa olarak geçiyor. Oysa gerçek adı Sinclair’dir.”(s.33) Kaynak nerede Şükrü Altın Bey? Tarih denizinde mi kayboldu?</p>
<p>Kitabın nihayet 47. sayfasında Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluşuna ulaşıyoruz. Başlık: Efsane Kahramanlar.-Kahraman insanlar niye değil ki acep?- Enver Bey, Miralay Rasim Bey, Süleyman Askeri Bey, Dr. Bahaeddin Şakir ve Eşref Sencer Kuşçubaşı’nın başını çektiği hürriyet mücadelesi yapan kişilerden müteşekkil bir grup meydana gelmiş. Bunlar da kendi aralarında “istibdada karşı konuşurken” “Bizim Teşkilat-ı Mahsusa” diye bir tabir kullanıyorlarmış. Mevzu daha da genişleyince Teşkilat-ı Mahsusa’nın adı daha çok kullanılır olmuş. İşte Osmanlı istihbarat teşkilatının ismi böyle ortaya çıkmıştı.”(s.47) Burada, Şükrü Altın Bey’e, “özellikle kralların ve kahramanların rüyalarından sorumlu Morpheus”un musallat olduğunu düşündüm. Ben neden hiç böyle rüya görmüyorum diye hayıflanmaktan kendimi alamadım.</p>
<p>Hele şu paragrafı okuduktan sonara beni ateş bastı ve ne olacaksa olsun deyüp, siyah paltomu çıkardım.“Tarihî kaynaklara göre, Teşkilat-ı Mahsusa’nın faaliyeti 1900’lü yılların başına kadar gerilere gitmektedir. Tamamen askerî gizli bir örgüt olan Teşkilat-ı Mahsusa yöneticileri arasında Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın yanı sıra Cemal ve Talat Paşaların da etkin görevleri olduğu bilinmektedir. Çoğu kaynak şu konuda görüş birliği içindedir: Teşkilat-ı Mahsusa, Enver Paşa ile yakın arkadaşı Süleyman Askeri’nin idare ettiği ve daha sonra Eşref Kuşçubaşı’nın başkan olmasıyla etkin görevler yapan bir istihbarat kuruluşudur.” (s.47) Şükrü Altın Bey, tarihî kaynakları ve dahi “çoğu kaynak”ı yazmayor. Rüyaların kaynağına inmek için Fröyd Bey’e ulaşmak lazım ki… Ahmet Tetik Bey’in yayınladığı “Teşkilat-ı Mahsusa Tarihi”nde<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> bu bilgiler yer almayor. Neden? Çünki orada Morpheus yok, belgeler var. Yani kim, tarihî kaynaklar. Rüyalarda dolaşınca gerçekleri görememeği de mazur görmek lazım değil mi ifinim? Şükrü Altın Bey bir de şunu buyuruyorlar ki bîhaberliğini dermiyan eyleyorlar. “Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularının ve aktif üyelerinin hatıratları dışında, örgüt hakkında bugüne kadar ulaşan detaylı bilgiler mevcut değildir.”(s.47)Dr.Philiph H.Stoddard’ın 1950’lerde söylediğini bugün aynen tekrarlamak, denizde boğulmak olmalı ki yaşayanlardan haberdar olunmamış… Bir de Stoddard’ın kitabından aktarırken kafaya göre takılmak “somnambul” halinden çıkamamak olsa gerek… Derne’de bulunan Binbaşı Enver’i Bingazi’ye getirip de kumandan yapmak, ancak ve ancak astral seyahatle mümkündür ki bunu da acizleri bilemez… Zaten aziz Şükrü Altın Bey, Süleyman Askeri Bey’in ölümü üzerine Eşref Sencer Kuşçubaşı’yı “teşkilatın daire başkanı” yapıyor ve Arabistan masasında görevine devam ettiriyor, onun ardından da Hüsamettin Ertürk’ü teşkilatın başına geçiriyor. Şükrü Altın Bey, o denli Eşref Sencer Kuşçubaşı aşığı ki, şunları da rahatça yazabiliyor. “Kendisinin daimi rütbesi binbaşı iken başarılarından dolayı resmi olarak kurmay yarbaylığa terfi ettirilmiştir.”(s.59) Bedelli askerlik yapanlar bilmez biz söyleyelim. Foça’da komando jandarma eğitimi alırken daimi rütbe ile resmi rütbe diye bir şey öğretmemişlerdi. Rüya halinde nasıl olsa her şey mübah. Vaaaaaaaa mı izahı? Zaten Enver Bey’in de Libya halkı üzerindeki etkisi çok yüksekti.(s.80) Sahi Libya ne zaman kuruldu Şükrü Altın Bey? Malum-ı âlileri müdür aceb?</p>
<p>Şükrü Altın Bey’in kitabının yanında Güney Afrika elmas madenleri hiç kalır ifinim. 1915 yılında “Teşkilat-ı Mahsusa ajanlarının komuta ettiği yeniçerilerle bağlantısı olan Bektaşiler de küçük birlikler oluşturarak Gelibolu, Kafkasya ve Suriye’de önemli görevlerde bulunmuşlardır.”(s.160) Yeniçerilerin reenkarnasyonunu da böylece öğrendik elhamdülillah. İlahi Şükrü Altın Bey!</p>
<p>Çay ocağı gittikçe kalabalıklaşırken tedirgin olmaya başladım. Ya ne okuduğum merak edilirse diye. Çünki kitabın sonuna geldiğimde Şükrü Altın Bey şunları söylüyordu: “Her devlet başkanının önünü ajanlar açar, dış ve iç düşmanlara karşı bilgilendirirler. Devletlerarası diyalogun arkasında ajanların istihbarat çalışmaları kesinlikle vardır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın bir başka versiyonu hâlâ devam etmekte olup gelecekte de var olacaktır. Teşkilat-ı Mahsusa hâlâ bitmemiştir. SON DEĞİL”(s.370)</p>
<p>Şükrü Altın Bey’in, “tarihî bir roman türüyle” anlattığı Teşkilat-ı Mahsusa, yarı fiktif bir karakter sergilemesi bakımından interestinnnnnggggggg. Teşkilat Bedesteninde boşuna vakit harcadığıma yandım. Sonra imdadıma Nasreddin Hoca yetişti. Hocaya bir gün “Hocam burcunuz nedir?” diye sormuşlar. O da “Teke” demiş. Soranlar, “Teke diye bir burç yoktur ki!” diyince; Hoca; “60 yıl önce doğduğumda burcum oğlaktı 60 yıl sonra büyüdü teke oldu.” Cevabını vermiş. Teşkilat-ı Mahsusa da 100 yıl sonra bir masal kahramanı olmuş vesselam….</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Şükrü Altın, Teşkilat-ı Mahsusa, Bir Gizli Teşkilatın Öyküsü; ilgi kültür sanat Yay. İst. 2014, 391 s.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Ahmet Tetik, Teşkilat-ı Mahsusa –Umûr-ı Şarkiyye Dairesi- Tarihi (1914-1916), C.I, İst. 2014,s.16</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/yasayan-kahraman-insanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yusuf Akçura’nın “Siyaset ve İktisat”ı yayımlandı</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/yusuf-akcuranin-siyaset-ve-iktisati-yayimlandi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/yusuf-akcuranin-siyaset-ve-iktisati-yayimlandi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 May 2015 08:23:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=3092</guid>
		<description><![CDATA[Türk entelektüel hayatına damgasını vurmuş üç kavram üzerine eğilen Yusuf Akçura’nın  farklı bir yönü, raflarda yerini alan “Siyaset ve İktisat” ile gün yüzüne çıkıyor. Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük konularında yaptığı analizleri bir araya getirdiği Üç Tarz-ı Siyaset ile tanınan Akçura üzerine en kapsamlı incelemeyi Fransız yazar Francois Georgion’ın yaptığı biliniyor. Türkiye’de son yıllarda Yusuf Akçura...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Türk entelektüel hayatına damgasını vurmuş üç kavram üzerine eğilen Yusuf Akçura’nın  farklı bir yönü, raflarda yerini alan “Siyaset ve İktisat” ile gün yüzüne çıkıyor. Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük konularında yaptığı analizleri bir araya getirdiği <em>Üç Tarz-ı Siyaset </em>ile tanınan Akçura üzerine en kapsamlı incelemeyi Fransız yazar Francois Georgion’ın yaptığı biliniyor. Türkiye’de son yıllarda Yusuf Akçura ve Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemindeki çıkış arayışları üzerine artan çalışmalarda başvurulması elzem bir kaynak olan “Siyaset ve İktisat” ise Akçura’nın tarih görüşünün yanında iktisadın siyaset üzerindeki rolüne bakışını da ortaya koyuyor. Aradan geçen yüzyılı aşkın zamanda Türkiye’den bu derinlikte çözümlemelerin çıkmayışı Akçura’nın önemini bir kez daha hatırlatır nitelikte.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/yusuf-akcuranin-siyaset-ve-iktisati-yayimlandi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Edward J. Erickson’ın &#8220;Osmanlılar ve Ermeniler&#8221; kitabı Türkçede</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/edward-j-ericksonin-osmanlilar-ve-ermeniler-kitabi-turkcede/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/edward-j-ericksonin-osmanlilar-ve-ermeniler-kitabi-turkcede/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 May 2015 12:24:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=3037</guid>
		<description><![CDATA[Dünyanın önde gelen askerî tarihçilerinden Edward J. Erickson’un 2013 yılında yayımlanan kitabı, “Osmanlılar ve Ermeniler- Bir İsyanın ve Karşı Harekatın Tarihi” Türkçeye çevrilerek yayımlandı. Timaş Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan kitapta Erickson, konuya siyasi, sosyal veya ideolojik bir zeminden ziyade askerî açıdan yaklaşıyor. 1915’te Osmanlı yöneticilerinin aldıkları kararı 1878 sonrası şartlarda meydana gelen ayaklanma bastırma...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyanın önde gelen askerî tarihçilerinden Edward J. Erickson’un 2013 yılında yayımlanan kitabı, “Osmanlılar ve Ermeniler- Bir İsyanın ve Karşı Harekatın Tarihi” Türkçeye çevrilerek yayımlandı. Timaş Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan kitapta Erickson, konuya siyasi, sosyal veya ideolojik bir zeminden ziyade askerî açıdan yaklaşıyor. 1915’te Osmanlı yöneticilerinin aldıkları kararı 1878 sonrası şartlarda meydana gelen ayaklanma bastırma girişimlerinin nihai bir noktası, bir sonucu olarak değerlendiriyor. Osmanlı Hükümeti’nin, 35 yılda birçok isyana karşı koyma uygulamaları geliştirdiği tezini ortaya koyan kitap, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkez bölgeleri dâhilinde ve taşrasında, gelişen isyanlara karşı koyma faaliyetlerinin niteliğine odaklanıyor.</p>
<p>Edward J. Erickson, 1915 Olayları’nın bir günde başlamadığını ortaya koymak üzere, Ermeni devrimci komitalarının, 1890 yılından itibaren, hem siyasi ve hem de askerî bir güç olarak ortaya çıkışını, bu güç karşısında Teşkilat-ı Mahsusa’nın konumunu inceliyor. Erickson ayrıca, Ermeni tehcirleri konusunda bazı sorular ortaya atıyor. Mesela,  “Niçin suçun işlendiğini gösteren su götürmez delil yok?” Bugün hiçbir yerde, ne Ermenileri imha etmek için, ne de onları ideolojik veya siyasi sebeplerden dolayı tehcir etmek için bir emir bulunduğunu gösteren bir belge bulunduğunu söyleyen yazar Osmanlıların evrak ve bürokratik dosya tutma hususunda takıntılı derecede hassasiyetine rağmen bu konuda evrak düzenlenmemiş olmasına dikkat çekiyor.</p>
<p>Çok sayıda Osmanlı Ermeni vatandaşlarının niçin tehcire tâbi tutulmadığı sorusu da kitabın ufuk açıcı sorularından biri. Erickson, Emeni iddialarına karşı, Osmanlı İmparatorluğu’nun batı uçlarında, 350.000 gibi yüksek sayıda Ermeni’nin neden evlerine bırakıldığına açıklama bekliyor. 1916 yılında tehcirlerin durdurulduğunun altını çizen yazar,  “Eğer gaye toptan imha ise, niçin batıdaki Ermeniler de göçe zorlanmadı?” diye de soruyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/edward-j-ericksonin-osmanlilar-ve-ermeniler-kitabi-turkcede/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nimresmî müverrihin öteki tarihi</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/nimresmi-muverrihin-oteki-tarihi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/nimresmi-muverrihin-oteki-tarihi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2015 05:40:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[alper]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Eskimeyen Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=2800</guid>
		<description><![CDATA[İlm-i tarihimizin ahir zamanında nevzuhur sıfatlarla maziye bir nazar kılanların (!) dermiyan ettikleri fikirlerini okumak, aciz-i çakerlerini, duçar-ı hayret ü ıztırap eyliyor. Ayşe Hür Hanımefendi’nin Öteki Tarih nam kalem mahsulünün ilk cildini kıraat eyleyince aynı hissiyatı mükerreren yaşadım.  Ayşe Hür Hanımefendi, iki uç olan akademik ile popüler tarihçiler arasında bir yerde durmaya çalıştığını daha başlarken...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1">İlm-i tarihimizin ahir zamanında nevzuhur sıfatlarla maziye bir nazar kılanların (!) dermiyan ettikleri fikirlerini okumak, aciz-i çakerlerini, duçar-ı hayret ü ıztırap eyliyor. Ayşe Hür Hanımefendi’nin <i>Öteki Tarih</i></span><span class="s1"> nam kalem mahsulünün ilk cildini kıraat eyleyince aynı hissiyatı mükerreren yaşadım. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ayşe Hür Hanımefendi, iki uç olan akademik ile popüler tarihçiler arasında bir yerde durmaya çalıştığını daha başlarken okuyucusuna haber veriyor. “Tarihsel gerçeklik olarak ortaya koyduğum şeylerin tümünde, değer yargılarımın ve ideolojik biçimlenmemin izlerinin olduğunu hatırlatmayı borç biliyorum” diyor (s. 11-12). Demek ki okuyucu olarak şahsen, kitapta serdedilen mütalaaları “ideolojik biçimlenmeden” uzak eylemeyeceğim.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İlm-i tarih erbabını “resmî tarihçi ve gayriresmî tarihçi” olarak ayıran müverrih hanım, bu durumda “nimresmî tarihçi” oluyor. Yarı resmî <i>Elhamra</i> gazetesi gibi. Nazar kıldığı konuları resmî tarihin sayfalarından aldığına göre başka ne ile tavsif edebiliriz ki efendim. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Öteki Tarih</i>’in bu cildinde -şimdilik üç cilt- elden geçirilen mesail, takriben bir asırlık bir devreyi ihata ediyor. İlk yazı “Abdülmecid ve Tanzimat Dönemi”, son yazı ise “Bediüzzaman Said-i Nursi”. Abdülmecid’in -herhangi bir unvanı, sıfatı yok, yazı boyunca böyle anılıyor- şehzadeliğindeki eğitiminin “sadece alaturka dersleri değil alafranga dersleri de kapsadığını” öğreniyoruz. Burada vuzuha erdirilmesi icap eden, alaturka ve alafranga derslerin neler olduğudur. Alaturka ve alafranga musikiyi biliyoruz da bu dersler bir muamma! Tahta geçişinden dört yıl sonra halkının arasına karışmaya cesaret eden Abdülmecid Uludağ’a çıkıyor, Çanakkale’ye gidiyor. Gezdikçe gezesi geliyor; “Bozacaada, Midilli, Sakız, Sisam, Bahr-i Sefid denilen On İki Adalara uğruyor” ve dahi “yol boyunca halkla sohbet ediyor” (s. 15). Resmî tarihte Bahr-i Sefid “Akdeniz”, Cezâir-i Bahr-i Sefid ise “Akdeniz Adaları”. Bugüne dek resmen kandırıldığımızı böylece “nimresmî tarihçi”mizden öğreniyoruz. Allah ömrünü müzdad eylesin Ayşe Hanım’ın. Öteki tarihten daha ne kadar mahrem malumat verecektir, Allahü a’lem bi-s-savab. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Nimresmî tarihçi hanımefendi, gazete yazılarında “Osmanlı Devleti” terimini kullanırken, ilm-i tarihte kemale erince Batı tarihçilerinin “Osmanlı İmparatorluğu” terimini tercih ediyor. Çünkü “devletin yayılmacı karakteri” ancak böyle ifade edilirmiş. Zira “merkeze gevşek bağlarla bağlı idari birimleri ya da Kürtler gibi yarı özerk toplulukları göz önüne almak” lazımmış. Zaten “böl ve yönet” siyasetini uygulayan “merkezi devlet” -bir de gayri merkezî ve yarı merkezî devlet olması lazım değil mi?- Kürt-Ermeni düşmanlığını da kökleştirmiş! Üstüne Hamidiye Alayları devresi bu siyasetin meyvelerinin toplandığı zaman imiş. Bu alayların kurulmasından sonra “Ermenilerin yaşadığı her şehirde” baskın, talan, öldürme gibi olayların sayısı artmış (İstanbul’da, İzmir’de, İzmit’te, Bursa’da da Hamidiye Alayları var mıydı acep? Nimresmî müverrih, Devlet-i Aliyye’nin her şehrinde hükm-i âlisinde bulunduğuna göre biz de soralım dedik). “1894-1896’da Urfa ve Sasun’da yaşanan toplumlararası çatışmalarda Hamidiye Alayları kendi inisiyatiflerini de kullanarak binlerce Ermeni’yi öldürdü. Sadece alaylara asker veren aşiretler değil, diğer Sünni Kürt aşiretleri ile Alevi Kürt aşiretleri de karışmıştı. Ancak ikinciler sadece yağma ile yetinmişlerdi” (s. 73-74). Breh breh… Hele bir de bu alayların 1915-1917 Ermeni Kırımı -terim yarı resmîdir, zinhar başka bir mana anlaşılmaya- sırasında yaptıkları kötü işler var ki,  Sünni Kürt aşiretleriyle aynı coğrafyayı paylaşan Ermenileri saf dışı bırakmak için pek çok suça karışmışlar. Fakat “bu eylemleri hem bölgeseldi hem de devletten bağımsız değildi” (s. 74). Hangi devlet Ayşe Hanım? ‘Osmanlı İmparatorluğu’ değil miydi? Burada resmî tarihçilerin atladığı, bilerek yazmadığı, unuttuğu, örttüğü öteki bir gerçek faş ediliyor! Yetişin millet. “Bu eylemler hem bölgesel hem de devletten bağımsız değil.”  Yani bîserâk (Bîserâk means iki hörgüçlü erkek deve ile bir hörgüçlü dişi devenin yavrusu).</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ermeni meselesi, Ayşe Hür Hanımefendi’nin özel ilgi alanına dahil. Yüksek lisans tez konusu, “Avrupa Birliği’nin Tarih ile Barışma Politikaları ve Ermeni Meselesi”. Avrupa Birliği tarihi ile barışmak istiyormuş demek ki. Bizim tarihimizle bir küslüğümüz yoktur Allah’a şükür. Zaten bizim “âli tarihimiz”, kendine küsenlerden de haberdar olamıyor. O kadar âli ki… Efendim, meğerse Ermeni cemaati, hem merkezi devlet, hem Kürt aşiretleri tarafından sömürüldüklerinden dolayı, batsın bu dünya, sömürüye son, faşizme geçit yok, kahrolsun ağa düzeni nidalarıyla kıyam eylemişler. Amma velakin Kürtler ve merkezi ordular -buraya dikkat, devlet değil ordular- işbirliği halinde Ermenileri ezmeyi başarmışlar. 1894 Sasun olaylarında öteki tarih kaynaklarına göre verdikleri kaybın sayısı 80 bin ilâ 100 bin arasındaymış fakat bu da yeterli gerçek değilmiş. Nimresmî tarihçimiz buyuruyorlar ki “Cesetlerin çukurlara doldurulup benzinle yakılması yüzünden hiçbir zaman gerçek sayının ortaya çıkmadı” (s. 79). 19. yüzyıl sonunda o bölgede hangi benzin istasyonları vardı ki? Bu konuda çok ateşli bir yüksek lisans öteki tarih tezi, tez zamanda hazırlanarak boşluk doldurulmalıdır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Resmî tarihlerde 1894 İstanbul Osmanlı Bankası Baskını’nın örtülen gerçeğini de öteki tarihten öğrenip şaşakalıyoruz. Resmî tarihe göre, Osmanlı kolluk kuvvetleri bankayı basan 31 Ermeni’yi halledemiyorlar, aracılarla sağlanan anlaşmayla sağ kalan 17 işgalci, Fransız gemisiyle Marsilya’ya gönderiliyorlar. Oysa öteki tarihte böyle değil. “Softalardan, serserilerden ve hamallık tekelini elinde bulunduran Ermeni hamallarla aralarında büyük rekabet bulunan Kürt gümrük hamalları ile Kasımpaşa’daki Bahriye neferlerinden oluşan gruplar sokaklarda rastladıkları Ermenileri sopalarla öldürmüşler, işgalciler gemiye bindirildikten sonra da Ermenilere saldırmaya devam etmişlerdi” (s. 86). Selanik Demiryolu Müdürü Alexis Bey’in “bir mektubuna bakarak” bu öteki gerçeği  yakalıyor Ayşe Hür Hanımefendi. Sonra bu katliam sopaları Hüsamettin Ertürk’ün anılarında ortaya çıkıyor. İşte bunu “nimresmî masal” tesmiye etsek hilaf-ı hakikat olmaz kanaat-i kavisindeyim şahsen. Masal bu ya katliamda ölen vatandaş Ermenilerin sayısı önce 2-3 bine, sonra 5 bin daha sonra 6 bin mertebesine çıkıyor ki masalcıların katkısını gözden ırak tutmamak lazım vesselam. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Resmî tarihin bir tahrifini daha öteki tarihten öğreniyoruz ki Ayşe Hür Hanımefendi’ye ne kadar medyun-ı şükranız! “Resmî tarihçilere göre Mustafa Kemal Hareket Ordusunun kurmay subayıdır. Bu iddia esas olarak İsmet İnönü’nün hatıralarına dayanır… Halbuki o dönemde ‘kolağası’ rütbesindeki birinin ‘kurmay subayı’ olması pek mümkün görünmez” (s. 119). Mustafa Kemal’in Harbiye-i Şahane’de tahsil gördüğü senelerde, Harbiye’den başarıyla mezun olanların doğrudan Erkan-ı Harp Mektebi’ne gittiklerini, burayı bitirdiklerinde erkan-ı harp yani kurmay subay olarak kıtalara tayin edildiklerini, öteki tarih müverrihi bilmiyorsa sad-hezar ayb. Gazi’nin 1905 yılında erkân-ı harp mektebini bitirdiğini resmî tarih kayıtları gösteriyor. Ayşe Hür Hanımefendi’nin “özet kaynakça”sında değil de “mufassal bibliyografya”sında aceba buna dair belgesi -belge fetişizmine kapılmayalım lütfen- kaydı var mıdır ki?! Ne diyor Harputlu Rıfat Dede? “ Gasl olunmaz mâ ile gerçi şehîdân-ı vegâ / Yıkayın meyle beni bir yeni mezheb icâd eyleyin”</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Öteki Tarih</i>, bir hazine dostlar. Türk Yurdu Cemiyeti’nden bahsederken, “kuruluşuna şair Mehmed Emin Yurdakul’un öncülük ettiği bu dernekte Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali Turan ve Ahmed Hikmed Müftüoğlu gibi Rusya kökenli Türkçü aydınlar yer aldı” diyor muhterem müverrih.  Sülalesi Mora’ya dayanan Ahmet Hikmet, Rusya kökenliymiş de haberimiz yokmuş. Bu resmî tarih var ya… Neyse… Hele bizden saklanan bir öteki gerçek var ki bunu şahsen kabullenmekte halen zorluk çekiyorum. Efendim, Yusuf Akçura, Rusya Tatarıymış (s. 144). Bildiğimiz Kazan Tatarlarından olduğu. Demek ki Kazan ve Kırım Tatarlarının yanı sıra “Rusya Tatarı” da varmış. Talat Bey’in sivil olduğu halde, daha sonra paşa olmasını ise nimresmî tarihçimiz Osmanlı sivil bürokrasisinde de bu unvanın kullanıldığından bîhaber olsa gerek ki taaccüple karşılıyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Tarih ve Uluslararası İlişkiler/Siyaset Bilimi çift ana dal eğitimli Ayşe Hür Hanımefendi, resmî tarihi “ötekileştirmeye” ahdetmiş görünüyor. Yalnız daha baştan “belge fetişizminden” uzak durduğunu dermiyan ettiğinden dolayı kendi kulvarında bir hareket serbestliği kazandırıyor kendine. Bu yolda mücahedesine aşkla şevkle devam etmeli ki biz de müstefit olalım! Yoksa nereden bileceğiz tarihin arka odasındaki mahrem öteki bilgileri. Ben daha ilk ciltteki öteki bilgilerden dolayı tuş oldum. Kırkpınar başlayıncaya kadar kuvvet kazanıp diğer ciltleri de okumak için kendime söz veriyorum. Sözümü tutarsam siz okuyucuları da bundan mahrum kılmayacağıma öteki tarih adına yemin içerim efendim.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bizim de öteki tarihe bir katkımız olsun deyu şu mahrem olayı Falih Rıfkı Bey’den naklen anlatalım da hep beraber bir kıssa çıkaralım muhteremler. II. Abdülhamid’in Adana’ya sürgüne gönderdiği Şeyh Esad,  İttihat ve Terakki tarafından ilk meclise mebus olarak alınmış. Meclisteki yeri, Türkçe bilmeyen  bir Bağdat mebusunun yanında imiş. Bağdat mebusu her celsede uyur, müzakere bittiği zaman başını kaldırıp “Ya Şeyh bugün ne oldu?” diye Esad Efendiden celsenin hikayesini dinlermiş. Şeyh Esad Efendi Bağdat mebusundan bıkmış, usanmış. Ve bir gün celse kapanıp aynı suali işitince: </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">&#8211; A&#8230; demiş, haberin yok mu? Bugün her mebusa kendi vilayeti için vapur verdiler.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">&#8211; Ya Bağdat?</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">&#8211; Sen uyuyordun. Başka bir isteyen de olmadığı için vermediler.     </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bağdat mebusu çılgın gibi ayaklanmış, saçını sakalını yolarak:</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">&#8211; Erbaa vaburat, liddevleti velfırat! Diye bağırmaya başlamış.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ahmed Rıza Bey, mebusun delirdiğine hükmederek hademelere işaret etmiş. Mebusu yakalayarak zorla musluğa götürmüşler ve başını soğuk su ile yıkamaya başlamışlar. Bu vakitsiz duştan sonra, Reisin yanına götürülen mebus Efendi, hikâyeyi anlatmış. Gülmüşler ve kendisine arkadaşının bir muzipliğine uğradığını söylemişler. Bağdat mebusu koridorda yakaladığı şeyhin yakasına sarılmış:</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">&#8211; Ya Şeyh ayıp değil mi? Benimle alay etmek sana yakışır mı? </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Suratını asan Şeyh Esad:</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">&#8211; Peki hocam, demiş, ne istersen yap, hakkın var. Sana ben yalan söylemiş olayım, onlar da doğrusunu söylemiş olsunlar. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hoca, ters yüze, bağıra çağıra Reisin odasına koşarken, Şeyh Esad merdivenlerden inmiş ve savuşmuş.  </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ayşe Hür Hanımefendi, sahi size kim “öteki tarih” veriliyor diye söyledi. Merak ettim de….     </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/nimresmi-muverrihin-oteki-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Osmanlılarda  Kütüphaneler ve Kütüphanecilik” yayımlandı</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/osmanlilarda-kutuphaneler-ve-kutuphanecilik-yayimlandi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/osmanlilarda-kutuphaneler-ve-kutuphanecilik-yayimlandi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 May 2015 10:26:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=3020</guid>
		<description><![CDATA[İsmail E. Erünsal’ın 30 yıldır üzerinde çalıştığı Osmanlılarda Kütüphaneler ve Kütüphanecilik isimli Timaş Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap 2008 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından basılan Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri isimli eserin ikinci baskısı. Yeni baskıda vakıf kütüphaneleriyle ilgili 100&#8217;e yakın yeni vakfiye eklenmiş, ilgili literatür güncellenmiş. Giriş bölümü ile İki ana bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde Osmanlı...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>İsmail E. Erünsal’ın 30 yıldır üzerinde çalıştığı Osmanlılarda Kütüphaneler ve Kütüphanecilik isimli Timaş Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap 2008 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından basılan Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri isimli eserin ikinci baskısı. Yeni baskıda vakıf kütüphaneleriyle ilgili 100&#8217;e yakın yeni vakfiye eklenmiş, ilgili literatür güncellenmiş. Giriş bölümü ile İki ana bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde Osmanlı Vakıf Kütüphanelerinin tarih içindeki seyri anlatılıyor. İkinci bölüm ise Vakıf Kütüphanelerinin teşkilatlanmasına ayrılmış. Girişte ise daha eski tarihlere gidilerek Osmanlılara kadar Ortaçağ İslâm dünyasında ortaya çıkmış olan kütüphaneler, genellikle bu konuda yapılan araştırmalardan yararlanılarak belirli bir düzen içinde sıralanıyor. Kitap, vakıf senetleri, maaş defterleri, muhasebe cetvelleri gibi birinci el belgelerin Başbakanlık Arşivi ve Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi başta olmak üzere birçok arşivden gün yüzüne çıkarılmasıyla meydana getirilmiş.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/osmanlilarda-kutuphaneler-ve-kutuphanecilik-yayimlandi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihçi olarak eleştirmen: Ahmet Hamdi Tanpınar</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/tarihci-olarak-elestirmen-ahmet-hamdi-tanpinar-yeniye-karsi-tutuk-eskiye-karsi-cesur/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/tarihci-olarak-elestirmen-ahmet-hamdi-tanpinar-yeniye-karsi-tutuk-eskiye-karsi-cesur/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Jul 2014 11:37:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Kılavuzu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=965</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Hamdi Tanpınar&#8217;ın yeni edebiyat hakkındaki görüşleri yeterince yaratıcı ve yenilikçi sayılmaz. Eski edebiyattan söz etmeye başladığında ise Tanpınar, şaşırtıcı şekilde yenilikçi bir tutum sergiler. Yani edebiyatı az, eski edebiyatı çok bilmesinden kaynaklanmaz bu durum. Aslında Tanpınar yeni edebiyatı çok, eski edebiyatı az bilmek konusunda hepimizin öncüsü sayılır. Arapça ve Farsça bilmez mesela, kendi gençliğindeki...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Ahmet Hamdi Tanpınar&#8217;ın yeni edebiyat hakkındaki görüşleri yeterince yaratıcı ve yenilikçi sayılmaz. Eski edebiyattan söz etmeye başladığında ise Tanpınar, şaşırtıcı şekilde yenilikçi bir tutum sergiler. Yani edebiyatı az, eski edebiyatı çok bilmesinden kaynaklanmaz bu durum. Aslında Tanpınar yeni edebiyatı çok, eski edebiyatı az bilmek konusunda hepimizin öncüsü sayılır. Arapça ve Farsça bilmez mesela, kendi gençliğindeki geçerli dili, Fransızcayı bilir. Bugün Tanpınar&#8217;ı eski edebiyatımızı mükemmelen bilen biri gibi görmek ve göstermek suretiyle üstadın yazıları konusunda fikir yürütenler bu noktayı kaçırıyorlar. Tanpınar eskiye değil yeniye yakın ve taraf, eskiden çok yeniye ait, eskiyi değil yeniyi yaşayan bir adam ve bir yazardı. Ama yenilikçiliğini nedense daha çok eski edebiyat karşısında ortaya koyar.</p>
<p class="p1">Bunun sebebi ne olabilir acaba? <i>Edebiyat Üzerine Makaleler</i> ve <i>XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi</i>&#8216;ni okuduğumuzda karşımıza önce Tanpınar&#8217;ın düzyazıya hakimiyeti, üslubundaki kendine güven çıkar. Hilmi Ziya Ülken ve Cemil Meriç gibi Tanpınar da, yıllar içinde görüşlerinde değişme ve çelişmeler ortaya çıkmakla birlikte, birbirine zıt fikirleri savunurken dahi görüşlerinin doğruluğundan veya güzelliğinden pek kuşku duymaz. Zaten doğru olsun olmasın, Tanpınar&#8217;ın görüşleri her zaman güzeldir. Bu da metne hakimiyetinin başka bir yönü.</p>
<p class="p1"><strong>Hakim kürsüsü, jüri sırası</strong></p>
<p class="p1">Namık Kemal edebiyattan (başka konulardan olduğu gibi) bir hakim edasıyla söz eder. Ortada tam anlamıyla bir Türkçe düzyazı olmadığı halde birden bire çok güçlü bir üslupla ortaya çıkması bu tavrın haklılığından (zaten mevcut olan bir şeyi açıklığa çıkarmasından) ileri gelir. Namık Kemal, yazı dilinde olmasa da konuşma dilinde, edebiyat camiasının günlük hayatında olan bir şeyi, hakim tavrını üstatlık kurumunu (Türkçe düşünmekten hoşlanmayanlar için Frenkçeye tercüme dersek, “auteur tavrı”nı) yazıya taşıdığı için haklı bir güce sahiptir sonraki kuşaklara dahil bütün okuyucular üzerinde.</p>
<p class="p1">Kemal&#8217;in düzyazıyla ilgili meselelere dalmadan Tanpınar&#8217;a, bu yazıdaki zoraki başrol oyuncusuna yani, dönersek; Tanpınar Kemal&#8217;in getirdiği ve sonrakilerin taklit ettiği bu hakim tavrını önemli bir değişiklik yaparak yenilemiştir bize kalırsa. Tanpınar&#8217;a veya Cemil Meriç&#8217;e, üstat Hilmi Ziya Ülken&#8217;e, hatta Kemal Tahir&#8217;e, Nurettin Topçu&#8217;ya baktığımızda aslında hep Namık Kemal&#8217;in hakim tavrının farklı veçhelerinin ya da başka ruh özellikleri kazanmış hallerinin görürüz. Cemil Meriç Kemal&#8217;in hakim tavrını iyice katılaştırıp adeta bundan bir tür savcı rolü çıkarır. Mahkeme örneğimize devam edersek Hilmi Ziya Ülken&#8217;in bilirkişi edası takındığını, Kemal Tahir&#8217;in müdahil avukat sıfatıyla karşımıza çıktığını söyleyebiliriz. (Tabii bunlar sadece benzetme, tam olarak açıklayıcı olması beklenemez; sadece bir fikir verebilir.)</p>
<p class="p1">Tanpınar&#8217;ın mahkeme örneğimiz içinde (ki Tanpınar&#8217;ın meşhur “saray istiaresi”nden esinlendiğimizi saklamayalım) jüri tavrı sergilediğini, edebiyat ve kültürümüzün meselelerine gözlemci edasıyla yaklaştığını söylemek istiyoruz. Tanpınar&#8217;ın bugün birbirinden çok farklı, hatta birbirine zıt bakış açılarına sahip çevreler tarafından kabul edilirliğini de, kendi görüşleri arasındaki tutarsızlık ve zayıflığı olduğu kadar bazı görüşlerindeki inanılmaz isabeti ve zihin açıcılığı da bu edaya, bu tavra borçlu olduğunu düşünüyoruz.</p>
<p class="p1">Gözlemci veya jüri tavrı bizim edebiyat ortamımızda, üniversitelerimizde, genel olarak entelektüel alemimizde Tanpınar&#8217;a kadar daha doğrusu Tanpınar&#8217;dan sonra da çok geçerli bir tavır sayılmaz aslında. Hükümlerinizi değil kanaatlerinizi bildirmeniz, başkalarının yapıp ettiklerini anlatıp yorumlamanız, değerlendirmeniz, karşılaştırmanız, hasılı kelam daima günceli veya tarihsel niteleme gayreti içinde olmanız sizi her şeyden önce olduğunuzdan daha etkisiz ve önemsiz gösterecektir. Ki Tanpınar&#8217;ın yazılarının yazıldığı günlerde edebiyat dünyasına bomba gibi düştüğünü söyleyemeyiz. Üniversitede hoca olmasaydı hali ne olurdu kim bilir? Hoş, üniversite hocası olmasına rağmen işlerin çok da Tanpınar&#8217;ın çizdiği program çerçevesinde süregeldiği söylenemez herhalde.</p>
<p class="p1">Tanpınar&#8217;ın jüri tavrının, gözlemci edasının geçmişte olduğu gibi bugün de ülkemizin kültür atmosferinde fazla bir karşılığı olmadığı açıktır. Görüşlerinin edebiyat disiplinleri içinde birer bomba olduğunu düşünebiliriz, ki biz böyle düşünüyoruz; fakat bunların nasıl bir tahribat yaptığını, neleri tahrip ettiğini ve açtığı gedikler sayesinde bize hangi ufukları açtığını belgeleyebilmiş değiliz. Sabrınız varsa Tanpınar hakkında yazılmış birbirinden allı güllü yazıları siz de bizim gibi okumuşsunuzdur. Peki, samimiyetle soruyoruz, bu yazılardan hangi biri Tanpınar&#8217;ın kendi yazıları kadar etkin bir imaj veya kimlik oluşturabildi kafanızda? Tanpınar üzerine yazanlardan hangi biri Tanpınar algınızı belirleme bakımından yazarın kendisine ortak olabildi? Bizim bu küçük yazımız dahil olmak üzere, bu gücü taşıyan çok fazla yazı olmadığını söylememiz samimiyetin, dürüstlüğün bir gereğidir&#8230;</p>
<p class="p1">Yine samimiyetle söylüyoruz ki Tanpınar yazarlarının hiçbiri, Tanpınar şiirini kitap ebadında bir çalışma ile inceleyen ve Tanpınar&#8217;ın en iyi öğrencisi sıfatıyla bildiğimiz Mehmet Kaplan dahil olmak üzere, Tanpınar&#8217;ın kendisi kadar diyalojik (Frenkçe bir şey söylediğimizi düşünebilecekler için tam Türkçesini söyleyelim; okuyucusuyla konuşmaya ve teatiye hazır) olmamıştır. Kaplan&#8217;ın tahlilci ve genellemeci tarafı herkesin malumudur; bu yönüyle hocasına benzetebilirsiniz onu. Ayrıca, Tanpınar’ı iyi okuyan her yazarda, her akademisyende belli eserleri ve yazarları sıfatlarla nitelendirme tavrının hakim olduğunu görebilirsiniz. Tanpınar her okuyucuyu, her yazarı bir nevi demokratlaştırır, daha başka türlü bakış açıları olabileceğini fısıldar kulağınıza.</p>
<p class="p1">Bu, yani Tanpınar&#8217;ın nitelemeleri Yahya Kemal&#8217;in çok düşünülüp azı söylenmiş formüllerine benzemez. Şeyh Galip için “tülu içinde füru” gibi bir şey söylüyor Yahya Kemal. O kadar mükemmel bir formül ki “tülu”nun ne, “füru”nun ne olduğunu öğrenme ihtiyacı bile duymayabilirsiniz, bu satırların yazarı gibi. Zaten Yahya Kemal&#8217;in kendisi de “tülu içinde füru”yu açıklama, ayrıntılandırma, ispatlama gereği duymaz, söyleyip geçer; anlayana&#8230; Tanpınar kendisine bu kadar bencil, benmerkezci bir rol benimsemez. “Tülu içinde füru” demişse mesela, okuyucusunun bunu birkaç cepheden görmesini sağlayacak cümleleri de bir düşünüp bir söyleyerek kaydetmeden asla geçmez. Burada akademik analiz yapmadığımıza göre içimizden geleni söyleyelim: Çünkü Tanpınar tam ve gerçek bir yazardır. Yazarlığı, yani yazarken düşünen düşünürken yazan adam oluşu, hocalığından, üstatlığından önce gelir. Namık Kemal&#8217;in konuşma dilinden, edebiyat ortamının konuşmalarından söküp söküp yazı diline taşıdığı görüşleri artık baştan sona yazıda ibda ve inşa eden belki de ilk deneme yazarımızdır Ahmet Hamdi Tanpınar. Cemil Meriç, Nurettin Topçu ve Hilmi Ziya&#8217;yı unutmadan tabii&#8230;</p>
<p class="p1"><strong>Jüri kararını açıklıyor&#8230;</strong></p>
<p class="p1">Tanpınar&#8217;ı yeni edebiyat karşısında önemli oranda tutuk, eski edebiyat karşısında ise inanılmaz derecede cesur kılan şey tam da jüri tavrıdır, gözlemciliğidir. Yeni edebiyatı daha iyi biliyordu; bunun açık ispatı <i>XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi</i>&#8216;ndeki neredeyse senli benli tutumudur, Tanzimat sonrası edebiyatımızla olan ünsiyetidir. Fakat mesafe yoktu yeni edebiyatla arasında. Onu tutuk yapan da budur. Kendisinin de bir parçası olduğu yeni edebiyattan, daha doğrusu edebiyatta yenileşmeden söz ederken sağlam bir yerde durup sağlıklı gözlemler yapmak istiyordu muhtemelen. Bu yüzden de doğal olmayan mesafeyi tutukluğu ile kendisi yarattı belki de.</p>
<p class="p1">Yenileşme hakkında çok düşündüğünün ispatı <i>Edebiyat Üzerine Makaleler</i>&#8216;in Kemal, Fikret, Şiirimiz, Romanımız gibi bir ileri bir geri tarzında yazılmış ve tutarsızlıklar, çelişkiler, yuvarlak sözler, detaysız tanımlar veya tanımsız detaylarla dolu, girift de denebilecek yazılardır. Bu yazıların Tanpınar&#8217;ını ancak Cöntürk&#8217;le kıyas etmek mümkündür. Tabii Cöntürk modernist şiir içinde kendini doğal olarak evinde hisseder, şair olmaması da İkinci Yeni akımı merkezinde ileri sürdüğü düşüncelerine bir rahatlık havası katar. Tanpınar&#8217;sa, bir yandan yeni edebiyatın bir parçası olan bir romancı ve şair olmanın diğer yandan da tarafsız yorumcu olmanın zorunluluğunun sıkıntısını yaşar. Bu ikisinin birlikte mahkemeden, başka deyişle edebiyat camiasından geçirmenin zorluğuna en fazla katlanan yazarlarımızdan biridir. Yeni karşısındaki tutukluğunu bizce en çok buna borçludur.</p>
<p class="p1">Eskilerden söz etmeye başladığında ise, Tanpınar adeta sınır tanımayan bir fikir cephesi açar. Bu cephede ölmek yoktur, bu yüzden dönmek de olmaz. Ölmek niye yoktur? Bizi burada ayrıca ilgilendiren noktalardan biri de budur. Anlaşılan, yakın tarih bilgilerimizin de doğruladığı gibi, Tanpınar, eski edebiyattan ne surette söz ederse etsin olumsuz karşılanmayacağını, engellenemeyeceğini, söylediklerinin bedelini ödemek zorunda kalmayacağını adı gibi biliyordu. Çünkü ihmal edilmiş, terk edilmiş bir konuydu klasik Osmanlı edebiyatı. Cumhuriyet&#8217;in, daha doğrusu CHP-Tek Parti yönetiminin kültür politikasının en yoğun olduğu dönemin bir yazarıdır Tanpınar; bunu asla akıldan çıkarmamak lazım.</p>
<p class="p1">Bu kültür politikasının veya dönemin, Tanpınar&#8217;ın partiye veya dönemin, Tanpınar&#8217;ın partiye veya döneme bağlılığının yorumu ayrı; bunlar bizi burada sadece Tanpınar&#8217;ın eski edebiyat hakkındaki yorumlarındaki cesaretine katkısı oranında ilgilendiriyor. Aşağı yukarı bir iki sabırlı ve sadık hocanın dışında (Ali Nihat Tarlan mesela) tamamen terk edilmiş bir şeydi eski Türk edebiyatı. 1939&#8217;da İstanbul Üniversitesi&#8217;nde “Yeni Türk Edebiyatı” kürsüsü açılıp da (Tanzimat&#8217;ın 100. yılı bahanesiyle) Ahmet Hamdi Tanpınar&#8217;ın bu kürsünün başına getirilmesi bu yüzden son derece manidardır. Mehmet Fuat Köprülü, ki bir yere kadar Tanpınar&#8217;ın selefi sayılır, Osmanlı klasik şiirini ihmal ederek âşık ve tekke tarzını, yoğun olarak da İslam öncesi devri, en eski “Türk” şiirini, dil-milliyet-edebiyat bağını incelemişti. 39&#8217;da “Yeni” kürsünün açılıp Tanpınar&#8217;a emanet edilmesiyle birlikte Osmanlı klasiğinin ihmali perçinlenmiş oldu.</p>
<p class="p1">İhmalin odağındaki adamın ihmal değil ilgi tavrını benimsemesi, edebiyat tarihimizin ve eleştirmenimizin henüz gerçek sonuçlarına varamamış bir yönünün ortaya çıkmasına sebep oldu. Tanpınar&#8217;ın orijinalliği bizce bu noktadadır. Onun vazifesi eski edebiyat bilgisinin yerine yenisini koymaktı aslında. Bunu nasıl yapacağı hocanın eline program ve müfredat olarak verilmiş de değildi, bunun da altını çizmekte yarar var. Yepyeni bir durum vardı ortada.</p>
<p class="p1">Tanpınar&#8217;ın yazılarının birkaçı hariç neredeyse tamamı başlık olarak eski edebiyata değil yeni edebiyata ilişkindir. Fakat yeniyi incelemek için sürekli olarak eskinin yorumuna müracaat eder. Müracaat edebileceği mevcut fikirler olmadığı için de o fikirleri kendisi icat etmek zorunda kalır. Yeniyle eskinin ilişkisini, kıyasını sürekli olarak yeniden gözden geçirir gibidir. Edebiyat tarihi, Tanpınar&#8217;ın düşüncesini özgürleştirme ve bütünleştirme yolunda yararlandığı bitimsiz bir kaynak gibidir. Tarihi bir genelleme yığını haline getiren, birkaç beylik fikri dönüp dolaşıp kullanan yazarların aksine o, tarihsel yahut klasik edebiyatımızdan söz ettiği her yerde bir kere daha yeniden düşünür.</p>
<p class="p1">Bunda o kadar ileri gider ki, edebiyat tarihini kendi günlük edebiyat uğraşının da bir parçası haline getirir. Sanki tarih Tanpınar&#8217;ın gözünün önündedir daima. Ataç&#8217;ların, Tecer&#8217;lerin değil de Galip&#8217;lerin, Baki&#8217;lerin çağdaşıymış gibi bir rahatlıkla söz eder klasik edebiyattan. Ayrıca, eski edebiyatımız büyüktür, iyidir, güzeldir, eşsizdir deyip duran bazı yazarların aksine Tanpınar adeta eski edebiyatla mücadele ve rekabet halindedir. Özellikle belli şiirlerden söz ettiği zaman yeni yazılmış bir şiiri eleştiriyor gibi heyecanlı ve dalgındır. Yeni edebiyata bir şeyler katmak için eski edebiyatı söz konusu ediyordur aslında. Ama bazen bunda o kadar titiz davranır ki, yeni edebiyatın meseleleri ikinci plana düşer.</p>
<p class="p1">Bunun en gözle görünür örneği, <i>XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi</i>&#8216;nin metinden bağımsız olarak da okunabilecek “Giriş” kısmıdır. Burada Tanpınar eski edebiyatı tanımlama bakımından o kadar edebi bir portre çizer ki bu Giriş normal olarak <i>Tarih</i>&#8216;ten daha meşhur olmuştur. Bu kitabı okuyanların çoğunun aklında en çok kalan kısım da bu “Giriş” kısmıdır. “Giriş” kısmı ve buradaki meşhur saray istiaresi. Bu yanıyla <i>XIX. Asır Türk Edebiyat Tarihi</i>&#8216;nin “Giriş”i İbn Haldun&#8217;un <i>İber Tarihi</i>&#8216;nin “Mukaddime”sine benzer&#8230;</p>
<p class="p1">Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü&#8217;nün ilk başkanı olmasına ve konusu daima yeni edebiyat olmasına rağmen, Tanpınar eski edebiyata mukaddime olarak okunmuş, okunmaya da devam etmektedir. Bunda bizce bir sakınca veya yanlışlık da yoktur zaten. Ahmet Hamdi Tanpınar, karşısında önemli oranda tutuk kaldığı yeni edebiyatı tartışabilmek için eski edebiyata yaslanmış, eski edebiyatı cesur ve yenilikçi bir tasavvur ve muhakemeyle tekrar tekrar gözden geçirmiş ve böylece kasıtsız gibi duran özel bir eski edebiyat bilgisi ve yorumu ortaya koymuştur. Tanpınar&#8217;ın yazılarının asıl gücü, başlık olarak konu edindiği yeni edebiyat konusundaki ihtiyatlı gözlemlerinden ziyade, hemen hemen hep orada edindiği, örnek olarak incelediği eski edebiyat hakkında sınır tanımaksızın verdiği hükümlerdedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/tarihci-olarak-elestirmen-ahmet-hamdi-tanpinar-yeniye-karsi-tutuk-eskiye-karsi-cesur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Entelektüel Geleneği</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/post-11/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/post-11/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 May 2014 04:40:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Diğer Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://localhost.com/tarihhaber/?p=48</guid>
		<description><![CDATA[Fatih M. Şeker Dergah Yayınları Eylül 2013 Daha evvel Türk Dînî Düşüncesinin Teşekkül Devri, Osmanlı İslâm Tasavvuru, Selçuklu Türklerinin İslam Tasavvuru, Modernleşme Devrinde İlmiye gibi önemli eserlere imza atan Fatih Şeker, Osmanlı Türkçesini ustaca kullanması ve analitik düşünüşüyle takdir toplayan bir isim haline geldi. Ortaya koyduğu tezler, bulunduğu çıkarımlar ve cesur eleştirileri ile akademide önemli...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Fatih M. Şeker<br />
</strong><strong>Dergah Yayınları<br />
</strong><strong>Eylül 2013</strong></p>
<p><img class="alignleft wp-image-175 size-medium" src="http://www.tarihhaber.net/wp-content/uploads/2014/05/Osmanli-Entelektuel-Gelen_170401_1-208x300.jpg" alt="Osmanli-Entelektuel-Gelen_170401_1" width="208" height="300" /></p>
<p>Daha evvel Türk Dînî Düşüncesinin Teşekkül Devri, Osmanlı İslâm Tasavvuru, Selçuklu Türklerinin İslam Tasavvuru, Modernleşme Devrinde İlmiye gibi önemli eserlere imza atan Fatih Şeker, Osmanlı Türkçesini ustaca kullanması ve analitik düşünüşüyle takdir toplayan bir isim haline geldi. Ortaya koyduğu tezler, bulunduğu çıkarımlar ve cesur eleştirileri ile akademide önemli bir yer edinen Şeker’in yeni yayımlanan kitabı Osmanlı Entelektüel Geleneği, üzerinde düşünmeye ve yazmaya değer bir eser.</p>
<p>Kitabın ana tezi, Osmanlı entelektüel geleneğinin ilk bakışta birbirine zıtmış gibi görünen disiplinlerden; kelam-tasavvuf ile felsefeden müteşekkil olduğu yönünde. Şeker’e göre, sosyo-kültürel ve siyasi hayatı ile kayıtlı bir metafizik inşa etme arayışı içine giren mütefekkirler, filozoflar ve mutasavvıflar arasındaki epistemolojik farklılığı gözden kaçırmadan felsefeyi ehlileştirip yerleştirerek fonksiyonel olacağı bir manaya taşımışlardır.</p>
<p>Osmanlı Entelektüel Geleneği’nde gözden kaçırılmaması gereken önemli husus, Osmanlı’nın sahip olduğu düşünce mirasını aslında Selçuklu’dan devraldığıdır. Osmanlı döneminde felsefi düşünce çizilmiş sınırları zorlamayan, öteden beri mevcudiyetini sürdüren çerçevenin ilerisine geçme ihtiyacı duymayan bir yapıya sahiptir. Bu bakımdan Osmanlı’da felsefi düşünce, asıl yaratıcı devir olan Selçuklu zihniyet dünyasına ait hususiyetlerden doğmuştur. Osmanlı mütefekkirleri, daima tesir altında kaldıkları Selçuklu dönemine ait meseleleri yeni baştan Osmanlı iklimine mal ederek geçmişteki parıltıları vuzuha kavuşturmuşlardır.</p>
<p>Fatih Şeker, bir geleneği olduğu yerde bırakıp yerine yenisini başlatmak yerine hayat felsefesi ve dünya görüşü itibarıyla devraldıkları zihniyeti devamlılık fikriyle yoğuran Osmanlı’da felsefenin meşruiyetini, sınırlarını; bir Osmanlı düşüncesinin var olup olmadığı tartışmalarını, Osmanlı’da tarih ve siyaset felsefelerini de ele alıyor. Yazara göre, Osmanlı İslam tasavvuru yazılmadan düşünce tarihi de yazılamaz. Ve kelamı külli ilim kabul eden Osmanlı entelektüel tarihinde felsefe, müstakil bir disiplin olmaktan ziyade diğer disiplinlerle olan ilişkisi çerçevesinde ele alınmalıdır.</p>
<p>Maziden tevarüs edilmesi gereken birikimi yeni bir ufuktan görmenin imkanlarının yoklandığı ve Osmanlı düşünce dünyasında eritmenin denendiği çalışma, yazarın deyimiyle fikir hayatımızı Osmanlı aynasında seyretme ve Türk düşüncesi ile felsefesine biçilen mevcut vaziyete karşı ahlaki ve entelektüel bir tavır benimseme endişesi ile kaleme alınmıştır.</p>
<p>Osmanlı Entelektüel Geleneği, Osmanlı döneminin düşünce tarihinde konuları veya düşünürleri ayrı ayrı esas almayan, her ikisini birbiri içinde eriten; ama aynı zamanda söylenecek bunca şey varken deryayı bir bardağa dökerek sığdırmanın mümkün olmadığının bilincinde bir yöntem takip ediyor.</p>
<p>Fatih Şeker’in akademik geleneği göz ardı etmediği, ama meslekten olmayanlara da seslenmeyi hedeflediği Osmanlı Entelektüel Geleneği; Gazali, Razi, İbnü’l Arabi, Mevlana, İbn Haldun gibi mütefekkirlerin mirasını yoğurup yeni bir şekil veren Hocazade, A. Tusi, Katip Çelebi, Cevdet Paşa gibi isimlerin düşünce dünyasına ışık tutuyor. Siyasi ve askerî açıdan genişlerken fikri bakımdan da derinleşen Osmanlı havzasına düşen bu ışığın dönemin tarih, felsefe, tasavvuf, siyaset hayatını anlamada yeni bir yordam teşkil etmesini umuyoruz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/post-11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
<!-- Wp Fastest Cache: XML Content -->