<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>TARİH HABER &#187; Dosya Haberler</title>
	<atom:link href="http://www.tarihhaber.net/category/dosya-haberler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tarihhaber.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 Jun 2016 13:04:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.2.38</generator>
	<item>
		<title>Osmanlı mahalleleri üzerine notlar &#8211; I</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/osmanli-mahalleleri-uzerine-notlar-i/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/osmanli-mahalleleri-uzerine-notlar-i/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Jun 2016 13:24:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6196</guid>
		<description><![CDATA[Günümüzde olduğu gibi Osmanlı’da da şehir ve şehrin temel birimi olarak mahalleler önemli bir yer tutuyordu. Bugün sık sık “o eski mahalleler, o dostluklar kalmadı” serzenişini duymamıza sebep olan belki de tarihte Osmanlı şehirlerinde başlayan ve gelişen mahalle kültürünün git gide modern yaşam anlayışı içerisinde kaybolmaya başlamasıdır. Pek tabii ki kaybolan fizikî olarak mahalleler değil,...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde olduğu gibi Osmanlı’da da şehir ve şehrin temel birimi olarak mahalleler önemli bir yer tutuyordu. Bugün sık sık “o eski mahalleler, o dostluklar kalmadı” serzenişini duymamıza sebep olan belki de tarihte Osmanlı şehirlerinde başlayan ve gelişen mahalle kültürünün git gide <em>modern </em> yaşam anlayışı içerisinde kaybolmaya başlamasıdır. Pek tabii ki kaybolan fizikî olarak mahalleler değil, mahallede yaşayanların oluşturduğu <em>mahallelilik</em> kültürüdür. Peki bu kaybolmaya yüz tutan mahallenin ve kültürünün özellikleri, nitelikleri ve işlevleri nelerdi?</p>
<p>Evvela, mahalle ne demek ve ne ifade ediyor ona bakmak gerekiyor. Arapça kökenli bir kelime olan mahalle, bir yere inmek veya yerleşmek anlamına gelen <em>hall </em>kelimesinden türetilen bir yer ismidir. Osmanlı’nın klasik döneminde ise mahalle yalnızca birbirlerini tanıyan bir grup insanın bir arada yaşadığı yer olarak değil, buna ek olarak birbirlerine karşı sorumlu olduğu mekan anlamını da taşımaktadır. Yani, mahalle yalnızca insanların bir arada yaşadığı bir mekandan ziyade bir sosyal ortam yahut çevre oluşturmaktadır. Bu tanımlarıyla mahallenin gerek İslam tarihinde gerek de Osmanlı şehirlerinde önemli bir yere sahip olduğu görünmektedir.</p>
<p>Mahallelerin genel olarak yapılarına bakıldığında, yukarıda verdiğimiz tanıma da uygun olarak, mahallelerde bir arada yaşayan insanların ortak özelliklerinin olduğunu görmek mümkündür. Aynı dinî gruba mensup insanların – Müslümanların ya da gayrimüslimlerin – bir arada yaşadığı gibi belli bir meslek grubuna ait insanların da aynı mahalleleri mesken tuttuğunu görebiliriz. Bunun en güzel örneklerini mahalle isimlerinden çıkarabilmek de mümkündür. Örneğin Ankara’da bulunan <em>Çıkrıkcılar</em> mahallesi ismini burada ikamet eden çıkrıkçı esnafından almıştır. Bununla birlikte yalnızca meslek grupları tarafından değil, mahallede bulunan cami, mescid ve benzeri yapılara isimlerini veren şahıslar, mahallenin de isimlendirilmesinde önemli bir rol oynamışlardır. Bunun en belirgin örneklerinden bir tanesi de İstanbul’un tarihî yarımadasında bulunan Fatih ve Sultanahmet semtleri gibi.</p>
<p>Her ne kadar mahallelerde oturanlar benzer sosyal gruba mensup olsalar da bu durum katî bir ayrışma veya toplum içerisinde bir kutuplaşma meydana çıkarmamıştır. Örneğin, Müslümanların çoğunlukta yaşadığı bir mahallede ev sahiplerinden bazılarının evlerini gayrimüslimlere sattığını döneme ait belgelerden görmek mümkündür. Bununla birlikte, mahalleler katî suretle daimî yerleşim yerleri değildi. Biraz daha açmak gerekirse, Osmanlı belgelerinde bazı mahallelerde kiracılara ya da bir mahalleden bir başka mahalleye taşınan insanlara rastlamak mümkündür. Yani bir mahalleye yerleşen veya orada doğan bir kimsenin, yaşadığı yeri değiştirme hakkı da – belli koşulları sağladıktan sonra – baki idi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>İslam Ansiklopedisi, <em>Mahalle</em></p>
<p>Osman Özsoy, <em>Osmanlı Toplumunda Mahalleliler Arası Münasebetler</em></p>
<p>Özer Ergenç, <em>Osmanlı Şehrindeki Mahallenin İşlev ve Nitelikleri Üzerine </em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/osmanli-mahalleleri-uzerine-notlar-i/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Balkanlarda 3 aylık bir devlet</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/balkanlarda-3-aylik-bir-devlet/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/balkanlarda-3-aylik-bir-devlet/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jun 2016 13:54:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6176</guid>
		<description><![CDATA[XVIII. yüzyıldan başlayarak XX. yüzyılın ortalarına kadar, eskiden Devlet-i Aliyye topraklarına dahil olan Balkanlar ve Orta Doğu’da ardı ardına birçok ulus devlet kurulmuştur. Osmanlı bünyesinden ayrılan birçok etnik ve dini grup kendi kaderlerini belirlemek amacıyla bağımsız devletlerini birer birer kurma eğilimine girdiler. Özellikle Balkanlarda günümüzde de varlığını sürdürmekte olan birçok devletin kuruluş tarihi XVIII. yüzyıla...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>XVIII. yüzyıldan başlayarak XX. yüzyılın ortalarına kadar, eskiden Devlet-i Aliyye topraklarına dahil olan Balkanlar ve Orta Doğu’da ardı ardına birçok ulus devlet kurulmuştur. Osmanlı bünyesinden ayrılan birçok etnik ve dini grup kendi kaderlerini belirlemek amacıyla <em>bağımsız </em>devletlerini birer birer kurma eğilimine girdiler. Özellikle Balkanlarda günümüzde de varlığını sürdürmekte olan birçok devletin kuruluş tarihi XVIII. yüzyıla kadar uzanır. Tarihinin çoğunu savaşlar, farklı toplulukların akınları altında sürdüren Balkanlar, 1800lerden itibaren de oldukça yıkıcı olan uluslararası siyasi ortamın tam göbeğinde birçok savaşa ve karışıklıklara sahne olmuştur. 1912-1913 Balkan Savaşları da bunlardan yalnızca bir tanesidir. Hem Devlet-i Aliyye hem de Balkan devletleri açısından büyük bir önem arz eden Balkan Savaşları’nın ardından tarihte birçok defa karşılaşıldığı gibi, özellikle Batı Trakya büyük bir kaosa sürüklenmiştir. Bulgaristan ile Yunanistan arasındaki güç mücadelesi tam da bu sırada bir devletin de doğuşuna önayak olmuştur.</p>
<p>Balkan Harbi’nden sonra yapılan antlaşma gereğince Batı Trakya Bulgaristan hakimiyetine bırakılmış ve Bulgarlar tarafından kontrol edilen bölgede Türk ve Müslüman toplumlar üzerindeki baskı git gide arttı. Bunun üzerine Eşref Kuşçubaşı önderliğinde toplanan bir grup Türk akıncısı bölgeye giderek Müslüman ve Türk halkı Bulgarlara karşı ayaklandırmayı başardılar. Bu ayaklanmanın sonucunda bölgede hakimiyet sağlanmış ve 31 Ağustos 1913 tarihinde <em>Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi </em>ilan edildi. Merkezi Gümülcine olan hükumetin başkanlığına da Müderris Salih Efendi seçildi. Dedeağaç bölgesinde de hakimiyet kurulmasından sonra da<em> Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakillesi </em>adı altında bağımsızlığını ilan etti. Günümüzde Bulgaristan sınırları içerisinde kalan ve Türklerin hala yoğunlukta yaşamakta oldukları bölgelerden bir tanesi olan Rodoplar, Yunanistan’ın içerisinde yer alan Gümülcine’yi de kapsayarak Doğu’da Meriç Nehri’ne kadar uzanan bir bölgede ilan edilen cumhuriyetin ömrü oldukça kısa oldu.</p>
<p>Gerek bölgenin siyasî ve askerî durumun oldukça karışık olması ve gerek de Devlet-i Aliyye’den beklediği desteği görememesi nedeniyle <em>Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakillesi </em>kuruluşundan sadece 57 gün sonra yıkılmıştır. Her ne kadar devletin ömrü oldukça kısa olsa da bu süreç içerisinde devlet başkanı Müderris Salih Efendi tarafından Dedeağaç’ta yazılan bir marşı, Bulgar ve Yunan posta pullarının yerine basılmış ve kullanılan devlete ait posta pulları ve bir bayrağı bulunmaktaydı. Bunların her biri bağımsızlığı simgeleyen önemli semboller olmasının yanı sıra yaklaşık 30.000 kişiden oluşan bir savunma gücü de kurulmuştur. Her anlamda devlet yapılanmasının, gerekli hemen hemen bütün bürokratik kurumların yapılandırıldığı devlette Fransızca ve Türkçe basılan bir de gazete kurulmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><em>A Military History of the Ottomans, </em>Mesut Uyar &amp; Edward Erickson</p>
<p><em>Garbi Trakya, </em>İslam Ansiklopedisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/balkanlarda-3-aylik-bir-devlet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Kaplumbağa Terbiyecisi”nden çok daha fazlası</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/kaplumbaga-terbiyecisinden-cok-daha-fazlasi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/kaplumbaga-terbiyecisinden-cok-daha-fazlasi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jun 2016 13:58:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6170</guid>
		<description><![CDATA[Bu coğrafyada tarih ile ilgisi olsun ya da olmasın herkes bilir Kaplumbağa Terbiyecisi adlı resmi. Başında arakıye olan, uzun kırmızı bir elbise giyen sakallı sırtı dönük bir adam ve önünde beş tane kaplumbağa bulunur. Ellerini arkadan bağlamış olan adam, sol eliyle de bir ney tutar. Böyle tarif ettiğimizde, Kaplumbağa Terbiyecisi ilk anda gözünüzün önüne gelmediyse...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Bu coğrafyada tarih ile ilgisi olsun ya da olmasın herkes bilir <em>Kaplumbağa Terbiyecisi</em> adlı resmi. Başında arakıye olan, uzun kırmızı bir elbise giyen sakallı sırtı dönük bir adam ve önünde beş tane kaplumbağa bulunur. Ellerini arkadan bağlamış olan adam, sol eliyle de bir ney tutar. Böyle tarif ettiğimizde, <em>Kaplumbağa Terbiyecisi </em> ilk anda gözünüzün önüne gelmediyse de şimdi hatırlamışsınızdır. Bu yazının aslında konusu bu tablo değil, tabloyu yapan Osman Hamdi Bey’dir. Günümüzde bu tablo öyle popüler hale gelmiştir ki ressamından daha fazla ilgi çekmekte ve hatta ressamını gölgede bırakmaktadır. Öyle ki, ressamın tablosu değil tablonun ressamıdır Osman Hamdi Bey. Fakat, bu şekilde anmak ressama haksızlık olacaktır. Zira, Osman Hamdi Bey <em>Kaplumağa Terbiyecisi</em>’nden çok daha fazlasıdır.</p>
<p>30 Aralık 1842 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelen Osman Hamdi, Sadrazam İbrahim Edhem Paşa’nın oğludur. Ailesinin ve özellikle de babasının destekleriyle İstanbul’da oldukça iyi bir eğitim aldı. 1856 yılında Mekteb-i Maarif-i Adliyye’ye kaydolan Osman Hamdi Bey, bundan bir sene sonra hukuk eğitimine devam etmek üzere Paris’e gitti. Resim ve arkeolojiyle ilk tanışması da burada oldu. Paris’te Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda resim ve arkeoloji dersleri aldı. XIX. yüzyılın en önemli ressamlarının yanında, onların atölyelerinde çalışma fırsatı yakaladıktan sonra 1869 yılında İstanbul’a dönen Osman Hamdi Bey, Bağdat Valisi Midhat Paşa’nın teklifi ile Bağdat’a giderek Vilayet Umur-ı Ecnebiyye Müdürü oldu. Bağdat’tan İstanbul’a döndükten sonra birçok farklı görevde bulunmasına karşın en mühiminin 1877 yılında Maarif Nezareti’ne bağlı kurulan sekiz kişilik bir müze komisyonunda aldığı görev olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Dört yıl boyunca komisyonda görev yapan Osman Hamdi Bey, 1881’de Müze-i Hümayûn müdürünün vefatı üzerine bu görevi ifa etmeye başladı.</p>
<p>Müze-i Hümayun müdürü olarak da oldukça önemli işlere imza atan Osman Hamdi Bey, Osmanlı sınırları içerisinde bulunan bütün sanat ve tarihî eserleri bir araya getirmeye çalıştı. Bu hummalı çalışma sırasında Müze-i Hümayun, bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi olarak bildiğimiz kuruma dönüştürüldü. Bu sırada özellikle Anadolu’da da birçok arkeolojik kazı yapılmasına öncü oldu. Hatta bir kısmını bizzat kendisi yöneterek Türkiye’nin de ilk arkeoloğu oldu.</p>
<p>Yukarıda da bahsettiğimiz gibi günümüzde daha çok <em>Kaplumbağa Terbiyecisi </em>adlı tablosu ile tanınıyor olsa da gerek resim gerek de arkeoloji alanlarında oldukça önemli katkılar yapmıştır Osman Hamdi Bey. Bunun yanı sıra birçok bürokratik görevi de başarı ile ifa etmiştir. Ayrıca Türkiye’de müzelerin ve müzeciliğin gelişmesi alanında göstermiş olduğu çabalar da takdirle anılmalıdır. Hülasa, Osman Hamdi Bey bir <em>kaplumbağa terbiyecisinden </em>çok daha fazlasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong><strong> </strong></p>
<p><em>Osman Hamdi Bey, </em>İslam Ansiklopedisi</p>
<p><em>Osman Hamdi Bey Biyografisi </em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/kaplumbaga-terbiyecisinden-cok-daha-fazlasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Manhattan’ın incisi</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/manhattanin-incisi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/manhattanin-incisi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 May 2016 13:40:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6154</guid>
		<description><![CDATA[Hem mecazî hem de gerçek anlamıyla köprüler iki yeri birbirlerine bağlarlar. Gerek geçmişte gerek de günümüzde büyük önem taşımışlardır. Askerî anlamda olduğu kadar günlük hayat için de vazgeçilmezdir. Gerçek anlamıyla iki kara parçasını su üzerinden birbirine bağlayan bu köprüler ulaşımın olduğu kadar iletişimin de en önemli gereçleri, sağlayıcıları olmuştur. Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü yıllardan itibaren...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Hem mecazî hem de gerçek anlamıyla köprüler iki yeri birbirlerine bağlarlar. Gerek geçmişte gerek de günümüzde büyük önem taşımışlardır. Askerî anlamda olduğu kadar günlük hayat için de vazgeçilmezdir. Gerçek anlamıyla iki kara parçasını su üzerinden birbirine bağlayan bu köprüler ulaşımın olduğu kadar iletişimin de en önemli gereçleri, sağlayıcıları olmuştur. Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü yıllardan itibaren Avrupa’nın ve Asya’nın en güzel mimari örneklerinin bir kısmı da bu köprüler ile verilmiştir.</p>
<p><em>Yeni Dünya’nın </em>da en eski ve belki de en görkemli köprülerinden bir tanesidir Brooklyn Köprüsü. Hatta öyle ki birçok kimse köprü tamamlandıktan sonra dünyanın sekizinci harikası olarak adlandırmışlardır Brooklyn Köprüsünü. Dünyanın en büyük metropollerinden olan Manhattan Adası’na bağlanan ana yollardan bir tanesidir. Doğu Nehri’nin üzerine Brooklyn ile Manhattan’ı birbirine bağlamak üzere, XIX. yüzyılın sonunda yapımına başlanmıştır. Günümüzde Manhattan’ın bir mahallesi – İngilizce tabiriyle <em>borough – </em>olan Brooklyn, inşaatın başladığı yıllarda bağımsız bir şehirdi. Köprünün projesi Alman bir göçmen olan John Augustus Roebling tarafından çizilmiş ve kabul gören projenin inşaatına 1869 yılında başlanmıştır.</p>
<p>Robeling’in projeyi tasarlama aşaması ise oldukça ilginçtir. Amerika’ya ailesi ile birlikte göç etmeden önce Prusya’da da hem askerî hem sivil köprü inşaatlarında mühendis olarak çalışmış olan Roebling rivayete göre bir gün Brooklyn’den Manhattan’a vapur ile geçtiği sırada suyun donması üzerine Doğu Nehri’nin üzerinde mahsur kalmıştır. Bunun üzerine köprüyü tasarlamaya başlamış ve inşaatının ilk zamanlarında projesinin başında durmuşsa da Brooklyn Köprüsü’nün tamamlandığını görememiştir. Zira, inşaat sırasında yaşanan bir kaza sonucu enfeksiyon kapmış ve bu kazadan iki hafta sonra hayatını kaybetmiştir. John Augustus Roebling’in vefatı üzerine projenin başına oğlu Washington Roebling geçmiştir. Ne kadar hazindir ki, babası gibi oğul Roebling de köprünün ayakları inşa edilirken suyun altında vurgun yemiş ve hayatını kaybetmiştir. Yalnızca Roeblingler değil, inşaatta çalışan yirmiden fazla kişi de bu süreçte hayatını kaybetmiştir. Bu can kayıpları proje daha başlamadan köprünün inşaatını <em>tam anlamıyla bir ahmaklık </em> olarak tanımlayan kişileri haklı çıkarırcasına Brooklyn Köprüsü tamamlanana kadar devam etmiştir.</p>
<p>Her ne kadar başta karşı çıkanı çok olsa da 14 sene içerisinde Brooklyn Köprüsü’nün inşaatı tamamlanarak hizmete açılmıştır. Dünyanın ilk asma köprülerinden bir tanesinin olmasının yanı sıra köprünün kuleleri de bir süre 84 metrelik uzunluğu ile Amerika’nın en uzun yapıları olarak ihtişamlı bir şekilde Doğru Nehri üzerinde boy göstermiştir. 24 Mayıs 1883 tarihinde açılışı yapılan köprüden ilk gün tam tamına 1,800 araç ve yaklaşık 150,000 yaya köprüden geçiş yapmıştır. Brooklyn Köprüsü açılışından bugüne yalnızca Brooklyn ile Manhattan’ı bağlayan bir köprü vazifesi görmemiş ve inşa edildiği zaman göz önünde bulundurulduğunda hem mimarî bir harika hem de dünyanın en büyük metropollerinden birinin simgesi haline gelmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/manhattanin-incisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pazartesi Sendromu: Kara Pazartesi</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/pazartesi-sendromu-kara-pazartesi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/pazartesi-sendromu-kara-pazartesi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 May 2016 12:08:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6148</guid>
		<description><![CDATA[Pazartesi modern dünyada ilk iş günü ve hemen hemen herkesin en sevmediği güne tekabül eder. Bazen iki bazen de bir günlük güzel bir dinlenmenin ardından kimse pazartesi sabahları erkenden kalkıp, trafik çilesi ile baş ederek güne ofiste veya her nerede çalışıyorsa başlamak istemez. Pazartesi gününü iple çeken, bir an önce sevdiği işe dönmeyi arzu eden...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Pazartesi modern dünyada ilk iş günü ve hemen hemen herkesin en sevmediği güne tekabül eder. Bazen iki bazen de bir günlük güzel bir dinlenmenin ardından kimse pazartesi sabahları erkenden kalkıp, trafik çilesi ile baş ederek güne ofiste veya her nerede çalışıyorsa başlamak istemez. Pazartesi gününü iple çeken, bir an önce sevdiği işe dönmeyi arzu eden hatta mümkün oldukça hafta sonları boş vakitlerini çalışmaya ayırarak geçiren insan sayısı epey azdır diye düşünüyorum. Zira günümüzde çalışmak ve iş yapmak birçok insan için keyiften ziyade bir zorunluluk halini almıştır. Belki de son birkaç yüzyılda meslek tutmanın doğasında yaşanan bu değişimin günah keçisi de pazartesi günleri ilan edilmiştir. Bu yaklaşım bir yandan da yanlış değildir. Tarihe bakıldığında pazartesi günleri insanlığın karşılaştığı birçok korkunç olaya sahne olmuştur. Hatta bu olayların yaşandığı günlere<em> kara pazartesi</em> adı verilmiştir.</p>
<p>Kara Pazartesi olarak bilinen olayların belki de en meşhur olanı 1929 yılında gerçekleşmiştir. I. Dünya Savaşı’nın ardından Amerika önderliğinde kurulan – bir bağlamda küresel – liberal ekonominin çökmeye başladığı gün 28 Ekim 1929 Pazartesidir. Günümüzde hem siyasî hem de iktisadî tarihe <em>Büyük Buhran </em>– veya the Great Depression – olarak geçen bu hadise sonucunda başta Amerika olmak üzere dünyanın önde gelen borsaları hızlı bir çöküş içerisine girmiş ve milyonlarca işsiz ve aşsız insan yaratmıştır. Büyük Buhran’ın telafisi uzun yıllar mümkün olmamış ve liberal ekonominin ilk büyük çöküşü olarak görülmüştür. Benzer bir borsa çöküşü 19 Ekim 1987 Pazartesi günü Hong Kong’dan başlamış ve bütün dünya piyasalarını bir kez daha altüst etmiştir.</p>
<p>Her ne kadar <em>kara pazartesilerin </em>en meşhuru 100 yıl öncesinde yaşanmış olsa da bu olgunun tarihi oldukça eskiye dayanmaktadır. Tarihte ilk karşılaşılan <em>kara pazartesi </em>1209 yılında Dublin’de gerçekleşmiştir. Britanya’nın Bristol şehrinden Dublin’e gelen yaklaşık 500 göçmen Galli savaşçılar tarafından katledilmiştir. Bunun yanı sıra bu olaydan yaklaşık 150 yıl sonra <em>100 Yıl Savaşları </em>sırasında Britanya Kralı III. Edward’ın askerlerinin ve atlarının birçoğu savaş alanında fırtınalı hava nedeniyle ölmüştür. Dublin’de olanlar veya Büyük Buhran’ın başlangıcı gibi tarih pazartesi günlerinde yaşanan <em>kötü </em>birçok örnekle doludur.</p>
<p>Tarihte yaşanan bu olayların pazartesi gününe denk gelmesi pek tabii ki tesadüftür. Zaten tarihe baktığımızda insanlık için <em>kara</em> olan birçok güne de denk geliriz. Özellikle tarih yazımında birbirinden bağımsız olaylar arasında bir bağlantı kurmak, aralarında <em>ilahî </em>bir bağ olduğunu öne sürmek gibi boş bir çaba bulunduğunu da biliyoruz. <em>Kara Pazartesi </em> olarak adlandırılan olaylarının bir rastlantıdan ibaret olduğunu unutmamak gerektiğini ve olaylar arasında <em>pazartesi günleri </em>üzerinden olmayan bir bağlantı üretmenin pek de anlamlı olmadığını düşünüyorum. Zira, böyle boş bir çaba yaşanan olayların da altını <em>boşaltacak </em>kendi bağlamlarından uzaklaşmamıza ve olayları daha iyi kavramamıza engel olacaktır. En nihayetinde pazartesi günlerinin yakasını bırakmak hepimiz ve yaptığımız işler adına en hayırlısı olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/pazartesi-sendromu-kara-pazartesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Olimpiyat Oyunlarına Dair Notlar – III</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/olimpiyat-oyunlarina-dair-notlar-iii/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/olimpiyat-oyunlarina-dair-notlar-iii/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 May 2016 13:25:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6120</guid>
		<description><![CDATA[Antik ve modern olimpiyat oyunları gerek dünyanın en büyük ve gerekse dünyanın en eski spor oyunları olması nedeniyle birçok farklı öneme sahiptir. Zira bundan önceki iki yazıda antik ve modern olimpiyatlarla ilgili kısa kısa notlar aktarmıştık. Lakin olimpiyat oyunlarını bu kadar özel kılan bir başka şey daha var. Takdir edersiniz ki bu başka şey de...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><em>Antik </em>ve <em>modern olimpiyat oyunları</em> gerek dünyanın en büyük ve gerekse dünyanın en eski spor oyunları olması nedeniyle birçok farklı öneme sahiptir. Zira bundan önceki iki yazıda <em>antik </em>ve <em>modern olimpiyatlarla </em>ilgili kısa kısa notlar aktarmıştık. Lakin olimpiyat oyunlarını bu kadar özel kılan bir başka şey daha var. Takdir edersiniz ki bu başka şey de olimpiyat oyunlarının sembolleri. Birden fazla sembolü var olimpiyatların ve belki de her biri bir başka özelliğine işaret ediyor oyunların. Her ne kadar <em>modern olimpiyat oyunları </em>ile özdeşleşse de semboller, bazı semboller de <em>antik oyunlara </em>atıf yapıyor.</p>
<p>Bu sembollerin belki de en belirgin olanı olan <em>olimpiyat halkaları </em>ile başlamak gerekiyor. Zira bayraklarda, reklamlarda, hatta olimpiyatların resmi ürünlerinin birçoğunun üzerinde bu halkalar bulunuyor. İç içe geçmiş olan üst kısımda üç, alt kısımda da iki tane bulunan bu halkalar dünya üzerindeki beş kıtayı temsil ediyor. İç içe geçmiş olmaları ise hem olimpiyat oyunlarının hem de bu oyunlar dışında da bu beş kıtanın birliği ve beraberliğini simgeliyor. 1896 yılında <em>modern oyunlar</em> başlasa dahi ilk defa 1912 yılında beş kıtanın tümünden katılım sağlanmıştır. Bunun arkasına bugün bildiğimiz halkalar da ilk defa 1913 yılında Pierre de Coubertin tarafından elle bir mektubun üst kısmına çizilir. Bundan bir sene sonra ise bu amblem olimpiyatların resmi logosu ve bayrağı olarak kabul edilir.</p>
<p>Olimpiyat oyunlarına dair bir başka sembol de bildiğimiz üzere <em>olimpiyat meşalesidir. </em>Olimpiyat meşalesi <em>antik olimpiyat oyunları </em>ve Antik Yunan şehir devletlerine gönderme yapar. Olimpiyat meşalesi her organizasyondan birkaç ay önce oyunlarının ilk başladığı yer olan <em>Olympia</em>’da yakılır ve bütün dünyayı gezer. Bir başka deyişle, <em>olimpiyat ateşi dünyanın dört bir yanını sarar. </em>Meşale ile ilginç bir başka nokta da nasıl yakıldığı ile ilgilidir. Meşale <em>antik </em>dönemde olduğu gibi ancak ve ancak güneş ışığı ve mercek ile yakılabilir. Logo gibi meşale de <em>modern oyunlar</em> sırasında ortaya çıkmıştır. İlk olarak 1936 Berlin Yaz Olimpiyatları’ndan önce meşale yakılmıştır.</p>
<p>Hemen hemen her organizasyonun olduğu gibi olimpiyat oyunlarının da bir <em>mottosu</em> yani bir ilkesi bulunmaktadır. 1894 yılında Uluslararası Olimpiyat Komitesi kurulurken, logonun da çizeri olan Pierre de Coubertin olimpiyat oyunlarına ait bir slogan olması gerektiğini öne sürmüştür ve Dominikli bir rahibin öğretilerinden esinlenerek <em>Citius-Altius-Fortius </em>yani <em>Daha Hızlı-Daha Yüksek-Daha Güçlü’</em>dür. Bu slogan esasen olimpiyatlarda yarışma hakkı kazanmış olan sporculara her daim ellerinden gelen bütün eforu sarf etmelerini ve azimle çalışmaya devam etmelerini öğütler.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Kaynakça</strong><strong> </strong></p>
<p><em>The Olympic Symbols</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/olimpiyat-oyunlarina-dair-notlar-iii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’da Kul Sistemi hakkında</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/osmanlida-kul-sistemi-hakkinda/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/osmanlida-kul-sistemi-hakkinda/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 May 2016 13:41:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6116</guid>
		<description><![CDATA[Farklı etnik ve dinî kimlikten milyonlarca insanı kubbesi altında barındıran ve bu karmaşık kompozisyona rağmen yüzyıllarca hüküm sürmeyi başaran bir imparatorluk olarak Devlet-i Aliyye’nin siyasi ve idari kurumları bu başarıda mutlaka çok önemli roller oynamıştır. Bir imparatorluğu 600 yıldan uzun bir süre ayakta tutmak oldukça güç olmasına rağmen yerleşmiş kurumları ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu uzun...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Farklı etnik ve dinî kimlikten milyonlarca insanı kubbesi altında barındıran ve bu karmaşık kompozisyona rağmen yüzyıllarca hüküm sürmeyi başaran bir imparatorluk olarak Devlet-i Aliyye’nin siyasi ve idari kurumları bu başarıda mutlaka çok önemli roller oynamıştır. Bir imparatorluğu 600 yıldan uzun bir süre ayakta tutmak oldukça güç olmasına rağmen yerleşmiş kurumları ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu uzun yüzyıllar üç kıtada hakimiyet sürmüştür. Bu kurumların her biri şüphesiz ki ziyadesiyle önemlidir zira aralarında bir tanesi vardır ki devlet idaresinin – tabir-i caizse – belkemiğini oluşturmuştur. Bu kurum ise “kul sistemi”dir.</p>
<p>Kul sistemi esasen beyni saray olan, temeli de devşirmeye dayanan bir sistemdir. Ayrıca uzun yıllar boyunca eğitimin esas alındığı, çok sıkı bir eliminasyon ve seçim sisteminden oluşur kul sistemi. Özünde ise, padişaha sadakat ve devlet yönetimi ile ilgili bilgi sahibi olmak vardır. Komplike ve uzun bir sürecin içerisinden geçilir kul sisteminde. Kul sisteminde eliminasyon en baştan itibaren uygulanır. Daha <em>Türk çıkacak</em> gayrimüslim çocukların arasından devlet sisteme ayak uydurabilecek ve bu sistem içerisinde görev yapabilecekler seçilirdi. Seçilen gayrimüslim çocuklar öncelikle Türk ailelerin yanına verilir ve burada birçoğu ihtida ederdi. Belli bir yaşa gelen çocuklar, Müslüman ailelerin yanından alınarak temel askerî eğitimleri alabileceği yerlere gönderiliyordu. <em>Acemi oğlanları</em> olarak bilinen bu süreçte de ciddi anlamda bir seçim söz konusuydu. <em>Acemi oğlanlarından </em>en başarılı ve en yetenekli olanları<em> iç oğlanları </em>olarak <em>enderûna</em> alınıyordu. Enderûnda ise günümüzdeki eğitim sisteminin aksine belirli bir müfredat olmadan uzun yıllar eğitim almaya devam ediyorlardı. Bu eğitim süreci de bir eliminasyon süreci olmakla beraber, burada alınan eğitimin ne kadar uzun olacağı tamamen öğrencilerin yetenekleri ve gösterdikleri başarı ile alakalıydı. Enderûndaki eğitim temel olarak padişah ve devlete sadakati sağlamayı hedefliyor ve sistem içerisinde, devlet ideolojisine uygun bir insan tipi yetiştiriyordu. Buradaki eğitimini tamamlayanlar ise <em>çıkma görevi</em> olarak bilinen saray dışı görevlere atanıyordu. <em>Acemi oğlanları</em> içerisinden enderûna gidemeyenler ise <em>kapıkulu</em> <em>ocaklarına</em> alınıyordu. Burada daha ziyade iki ana grup içerisinde askerî eğitimler veriliyordu. Bu gruplardan bir tanesi <em>yeniçeriler</em> ve diğeri de <em>altı bölük </em>olarak bilinen, Devlet-i Aliyye’nin temel askerî gücünü oluşturan askerî birlikleri oluşturuyorlardı.</p>
<p>600 yıldan uzun hüküm süren bir devletin kurumlarının ilk günkü gibi kalması ve korunmuş olması pek tabii ki beklenemez. Bu önermeye kul sistemi de dahildir. Yüzyıllar içerisinde kul sitemi de birçok değişikliğe uğramasına rağmen genel özelliklerini ve eğitim sistemini kaybettiğini söylemek doğru olmayacaktır. Bunun yanı sıra, en başından sonuna kadar kul sisteminin en önemli olgularından bir tanesinin de bu sistemin içerisine giren herkesin eliminasyona tabii tutulması olduğunu unutmamak gerekir. Kökenleri Osmanlının kuruluşuna kadar uzanan, yukarıda belirtilen özellikleri ve sistematiği de Sultan I. Murad dönemine kadar uzanan, devlete ve padişaha sadık devlet görevlileri yetiştirme amacı güden bir sistem olduğunun da altını özellikle çizmek gerekir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/osmanlida-kul-sistemi-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mirandola’nın dâhisi</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/mirandolanin-dahisi/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/mirandolanin-dahisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 May 2016 13:28:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6075</guid>
		<description><![CDATA[İtalya’nın en ufak şehirlerinden bir tanesidir Mirandola. Hatta öyledir ki birçok kimse varlığından dahi habersizdir. Olsa olsa adını en son 2012 yılında bu bölgede gerçekleşen şiddetli bir depremden sonra gazetelerin bir köşesinde rast gelmişizdir. İtalya’nın birçok kentine nazaran turizme de katkısı yoktur. Tarihte de çok büyük bir rol oynamamıştır. Venedik ve Floransa gibi Rönesans döneminde...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>İtalya’nın en ufak şehirlerinden bir tanesidir Mirandola. Hatta öyledir ki birçok kimse varlığından dahi habersizdir. Olsa olsa adını en son 2012 yılında bu bölgede gerçekleşen şiddetli bir depremden sonra gazetelerin bir köşesinde rast gelmişizdir. İtalya’nın birçok kentine nazaran turizme de katkısı yoktur. Tarihte de çok büyük bir rol oynamamıştır. Venedik ve Floransa gibi <em>Rönesans </em>döneminde – eğer böyle bir dönem varsa – ön plana çıkan şehirlerden biri değildir. Peki Mirandola’yı hakkında bir yazı yazacak kadar kıymetli kılan nedir? Esasen, XV. yüzyıla damgasını vuran bir şahıstan başkası değildir. Bu şahıs ise kısacık hayatına önemli başarılar sığdırmış olan Giovanni Pico della Mirandola’dır.</p>
<p>Giovanni Pico della Mirandola 24 Şubat 1463 tarihinde bu şehirde dünyaya gelmiştir. Mirandola Lordu, Gianfrancesco Pico’nun en küçük çocuğu olan Giovanni Pico, henüz 10 yaşında Avrupa’nın ilk üniversitelerinden olan Bologna’da hukuk eğitimi almaya başlamıştır. Bundan üç sene sonra annesinin vefatı üzerine Bologna Üniversitesi’ndeki eğitimini tamamlamadan Ferrera Üniversitesi’ne felsefe eğitimi almak üzerine gider. Giovanni Pico eğitimini tamamladıktan sonra, önce Padova Üniversitesi’ne daha sonra da Paris Üniversitesi’ne gider. Paris Üniversitesi’nde neredeyse 900 tez savunduğu zaman daha 23 yaşındadır. Latincenin yanı sıra erken yaşta antik Yunanca öğrenir, bu dillerin yanı sıra Arapça ve İbraniceye de oldukça hakim olan Giovanni Pico’nun savunduğu tezler ise Papalık tarafından Hristiyanlığa aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklanır.</p>
<p>Giovanni Pico’nun bütün tezlerine önsöz tadında olan eserinin adı <em>Oratio de Hominis Dignitate </em>yani <em>İnsan Değeri Üzerine Söylev</em>’dir. Bu yazısı aslında felsefi düşünce tarzını anlamak adına oldukça önemli bir eserdir. Kısaca bahsetmek gerekirse, bu eseri ile Giovanni Pico, insanların en önemli görevinin bilgiye ulaşmak adına durmadan araştırma yapmak olduğunu söyler. Ayrıca, insanın Tanrı’nın yeryüzündeki yansıması olduğuna inanıyordu. <em>Neoplatonist </em>anlayışın etkilerinin görülebileceği eser <em>Rönesans </em>döneminin bir manifestosu olarak da algılanabilir. Zira, bugün dahi Türkçeye çevrilen kitabın alt başlığı <em>Rönesansın Manifestosu</em>’dur. Bu metin ayrıca, Avrupa ve özellikle İtalya’nın şehir devletlerinde <em>hümanizm </em>akımının hızla yayıldığı XIV. ile XVII. yüzyıllar arasındaki düşünce sistemine temel hazırlayan metinlerden birisi olarak da kabul görür. Bir bakıma da düşünceleri ve izlediği yollar bakımından ne Orta Çağ Avrupası’na ne de <em>Rönesans </em>dönemine aittir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/mirandolanin-dahisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kızıl Ordu Korosu</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/kizil-ordu-korosu/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/kizil-ordu-korosu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 May 2016 13:40:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6062</guid>
		<description><![CDATA[Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, yani herkesin daha aşina olduğu ismiyle Sovyet Rusya’nın yıkılmasının üzerinden çeyrek asırdan fazla geçti. Özellikle Kafkas ve Doğu Avrupa ülkeleri üzerinde bıraktığı etkilerin hâlâ tam olarak geçtiğini söylemek pek mümkün değil. Zira bu ülkelerin çoğunda Sovyetler dönemine ait izleri bulmak mümkündür. Uluslararası İlişkiler, Siyaset Bilimi ve Tarih gibi akademinin farklı dallarında...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, yani herkesin daha aşina olduğu ismiyle Sovyet Rusya’nın yıkılmasının üzerinden çeyrek asırdan fazla geçti. Özellikle Kafkas ve Doğu Avrupa ülkeleri üzerinde bıraktığı etkilerin hâlâ tam olarak geçtiğini söylemek pek mümkün değil. Zira bu ülkelerin çoğunda Sovyetler dönemine ait izleri bulmak mümkündür. Uluslararası İlişkiler, Siyaset Bilimi ve Tarih gibi akademinin farklı dallarında hala Sovyetler dönemine ait birçok araştırma yapılmaktadır. Döneminin adeta bir kapalı kutusu olan Sovyetler Birliği hakkında öğrenilecek birçok şey var. Siyasi ve akademik tartışmaları bir yana bırakırsak, Sovyetler döneminin en büyük miraslarından bir tanesi de günümüzde hala konserler vermeye devam eden Kızıl Ordu Korosu’dur.</p>
<p>Koro 1928 yılında dönemin Sovyetler Savunma Bakanı Kliment Voroshilov’un isteği üzerine Alexander Alexandrov tarafından Moskova Merkez Ordu Kulübü’nde kurulmuştur. Kızıl Ordu Korosu’nun İngilizce adının <em>Alexandrov Ensemble </em>olması da kurucusundan dolayıdır. Koro ilk kurulduğu zaman 12 asker, bir vokal ve bir akordeon sanatçısına eşlik eden iki dansçıdan oluşmaktaydı. Koro ilk resmi konserini ise kurulduktan yaklaşık bir sene sonra 1929 yılında Sovyetler Birliği’nin Doğu topraklarında demiryolu inşaatında çalışan askerler için vermiştir. Bu tarihten itibaren, özellikle Sovyetler Birliği yıkılana dek, Kızıl Ordu Korosu hem Rus halkı hem de askerleri için birçok konser vermiştir. Temel amacı halkın ve askerlerin moralini yüksek tutmak olduğu gibi, askerlerin arasında amatör olarak da olsa sanata ilgi göstermelerini sağlamaktır.</p>
<p>Koro Sovyetler Birliği ordusu içerisinde o kadar çok ilgi görmüştür ki hemen hemen 5 sene içerisinde 300 kişiye ulaşmıştır. Sayının bu kadar hızlı artması sonucunda koronun yanı sıra bir orkestra oluşturulmuş ve dansçı topluluğu da büyümüştür. Bu tarihten itibaren Sovyetler Birliği’nin yıkılışına kadar Kızıl Ordu Korosu adeta bir propaganda aracı olarak işlev görmüştür. Özellikle Sovyetler Birliği için birçok marş yazılmış ve bu marşlar konserlerde okunmuştur. Hatta koronun kurucusu ve şefi olan Alexandrov Sovyetler Birliği Marşı’nın da bestecisidir. Bu marş Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra değiştirilerek Rusya Ulusal Marşı haline getirilmiştir. Koro ayrıca, II. Dünya Savaşı sırasında cephelerdeki Sovyet askerlerine moral vermek adına 1500’e yakın konser vermiştir.</p>
<p>Koronun dünyadaki ünü ise çok hızlı bir şekilde yayılmıştır. 1948 yılında Berlin’i ikiye ayıran <em>duvar </em>daha örülmemişken bir konser verdiler. Bu konseri izlemeye toplamda 30.000 kişi katıldı. Duvar örülmeden konser veren Kızıl Ordu Korosu, 1991 yılında da <em>Demir Perde</em>’nin yıkılmasından sonra Roger Waters ile <em>The Wall </em>adlı konserinde sahneye çıkmış ve savaş karşıtı şarkılardan bir tanesi olan <em>Bring the Boys Back Home </em>adlı parçayı Roger Waters ile birlikte seslendirmiştir. Bunun dışında Kızıl Ordu Korosu birçok defa dünya turnelerine çıkmış, dünyanın farklı yerlerinde konserler vermiştir. Günümüzde Kızıl Ordu Korosu geleneksel Rus parçalarının yanı sıra Batı kültüründen, popüler parçalardan oluşan repertuvarı ile konserlerine devam etmektedir. Orkestrası da tıpkı koro gibi hem geleneksel Rus çalgılarını hem de diğer enstrümanları kullanarak müzik yapmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de de konser veren Kızıl Ordu Korosu, Sovyetler dönemindeki siyasi ve propaganda aracı hüviyetlerinden kurtulmuş daha ziyade dünyaca takdir edilen kültürel bir topluluk olarak anılmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><em>The Alexandrov Ensemble, </em>Unofficial Blog of the Alexandrov Ensemble of the Red Army</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/kizil-ordu-korosu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Olimpiyat oyunlarına dair notlar – II</title>
		<link>http://www.tarihhaber.net/olimpiyat-oyunlarina-dair-notlar-ii/</link>
		<comments>http://www.tarihhaber.net/olimpiyat-oyunlarina-dair-notlar-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 May 2016 13:48:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tarih Haber]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarihhaber.net/?p=6037</guid>
		<description><![CDATA[Bir önceki yazıda olimpiyat oyunlarının nasıl ortaya çıktığına değinmiştik. Günümüzde antik olimpiyatlar olarak anılan bu oyunlar Yunan şehir devletleri arasında ortaya çıkmış ve milattan önce 393 yılında sona ermiştir. Bu tarihten itibaren olimpiyat oyunları uzun bir süre boyunca düzenlenmemiştir. Antik olimpiyatlarda olduğu gibi modern olimpiyatlar da dört yılda bir düzenlenmektedir. Modern olimpiyat oyunları olarak bildiğimiz...]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Bir önceki yazıda olimpiyat oyunlarının nasıl ortaya çıktığına değinmiştik. Günümüzde <em>antik olimpiyatlar</em> olarak anılan bu oyunlar Yunan şehir devletleri arasında ortaya çıkmış ve milattan önce 393 yılında sona ermiştir. Bu tarihten itibaren olimpiyat oyunları uzun bir süre boyunca düzenlenmemiştir. <em>Antik olimpiyatlar</em>da olduğu gibi modern olimpiyatlar da dört yılda bir düzenlenmektedir. <em>Modern olimpiyat oyunları </em>olarak bildiğimiz yarışmalar ise 1896 yılında düzenlenmeye başlamıştır.</p>
<p>1894 yılında Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin kurulması ile birlikte uluslararası spor müsabakaları düzenleme çalışmaları da hız kazanmıştır. Uluslararası Olimpiyat Komitesi, Fransa’nın Sorbonne Üniversitesi’nde düzenlenen bir kongre sonucunda kurulmuştur. İlk <em>modern olimpiyat oyunları </em>da komitenin kuruluşundan yaklaşık iki sene sonra her şeyin başladığı yer olan Yunanistan’da gerçekleştirilmiştir. Atina’da gerçekleştirilen ilk <em>modern olimpiyatlara</em> ilgi ise oldukça düşük olmuştur. Zira 14 ülkeden toplamda 241 sporcunun katıldığı oyunlarda 43 spor müsabakası gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>1896 yılında başlayan <em>modern olimpiyatlar </em>günümüze kadar neredeyse hiç aksamadan dört senede bir gerçekleştirilmeye devam etmektedir. Bu duruma üç istisna vardır ki bunlardan ilki I. Dünya Savaşı nedeniyle iptal edilen 1916 Berlin ve II. Dünya Savaşı’nın etkisiyle iptal edilen 1940 Tokyo ve 1944 Londra oyunlarıdır. Bunun dışında olimpiyat oyunları düzenli olarak organize edilmiştir. Önümüzdeki Haziran ayında ise 31. <em>Modern olimpiyat oyunları </em>Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenecektir. Günümüzde düzenlenen yaz oyunlarında toplamda 26 spor dalında 300 kadar müsabaka bulunmaktadır. Bir sporun olimpiyatlarda yer alabilmesi için en önemli kural en az 25 ülkede oynanıyor olmasıdır. Bu olimpiyatın uluslararası boyutunu ve adilliğini öne çıkaran kurallardan yalnızca bir tanesidir.</p>
<p><em>Modern olimpiyat oyunlarına </em>tarih içerisinde birtakım eklemeler de yapılmıştır. Bunlardan ilki 1924 yılında 25 Ocak ile 4 Şubat tarihleri arasında Fransa’nın Chamonix kentinde düzenlenen kış olimpiyatlarıdır. Yaz olimpiyatlarında olduğu gibi 1924 yılından itibaren kış olimpiyatları da dört senede bir organize edilmiş ve II. Dünya Savaşı sırasında Japonya ve İtalya’da gerçekleştirilmesi beklenen iki organizasyon iptal edilmiştir. Yaz olimpiyatlarına kıyasla daha az müsabakanın yapıldığı kış olimpiyatlarında 15 spor dalında müsabakalar düzenlenmektedir.</p>
<p>Günümüzde Her bir olimpiyat organizasyonu başlı başına bir yazı konusu olabilecek kadar doludur aslında. Yüzyıllar sonra düzenlenen ilk olimpiyat olan 1896 Atina oyunları, Nazilerin ve uluslararası boykot çağrılarının damga vurduğu 1936 Garmisch-Partenkirchen Kış ve Berlin Yaz Olimpiyatları dışında farklı dallarda dünya rekorlarının birbiri ardına kırıldığı olimpiyatlar ve doping skandallarının damga vurduğu olimpiyatların her biri oldukça enteresan hikayelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu açıdan bakıldığında ise <em>modern olimpiyat oyunlarını </em>yalnızca spor müsabakalarından oluşan bir oyunlar silsilesi olarak görmek de pek mümkün değildir. Dolayısıyla rahatlıkla denebilir ki olimpiyat oyunları göründüğünden çok daha fazlasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarihhaber.net/olimpiyat-oyunlarina-dair-notlar-ii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
<!-- Wp Fastest Cache: XML Content -->